8.12.09
6.12.09
sevmediğim insanlar bana övgüler yağdırdığında ben de onlara övgüler yağdırıyorum mesela, hiç istemediğim hâlde. kafa sallayıp geçmeyi öğrenmek lazım ya.
4.12.09
bomboş.
saçma sapan şeylerle uğraşıyoruz ve vakit geçiyor.
ölümle kovalamaca oynuyoruz -en mutlu anımızda ya da en mutsuz anımızda, fark etmez- ve ölüm bir gün bizi ebeleyecek.
saçma sapan şeylerle uğraşıyoruz ve vakit geçiyor.
ölümle kovalamaca oynuyoruz -en mutlu anımızda ya da en mutsuz anımızda, fark etmez- ve ölüm bir gün bizi ebeleyecek.
2.12.09
rasim özdenören'e açık çağrı:
RASİM EFENDİ, CÜMLELERİMİ ÇALDIĞIN İÇİN SENİ SUÇLUYORUM. Websitene girip bi iletişim butonu aradım yoktu, ben de bloguma yazayım dedim. Evet Rasim Efendi, senin imkansız öykülerin var, cümlelerimi çaldığın, benimse bi öyküm var, çalınan cümlelerimi imkânsızlıktan koruyamadığım. 17 yaşındayız diye di mi bütün bunlar?
Bi kitap yazmak istedim hep, sonra kurduğum cümlelerin hepsinin önceden kurulduğunu düşündüm, vazgeçtim.
RASİM EFENDİ, CÜMLELERİMİ ÇALDIĞIN İÇİN SENİ SUÇLUYORUM. Websitene girip bi iletişim butonu aradım yoktu, ben de bloguma yazayım dedim. Evet Rasim Efendi, senin imkansız öykülerin var, cümlelerimi çaldığın, benimse bi öyküm var, çalınan cümlelerimi imkânsızlıktan koruyamadığım. 17 yaşındayız diye di mi bütün bunlar?
Bi kitap yazmak istedim hep, sonra kurduğum cümlelerin hepsinin önceden kurulduğunu düşündüm, vazgeçtim.
1.12.09
dün 7.5 (yedi buçuk) saat manga okudum.
yattığımda saat 2'ydi.
kafamı tsukishi ve tsukasadan kurtarabilip uyuduğumdaysa 3'e yaklaşmıştı herhalde.
ve hala okuyorum.
yattığımda saat 2'ydi.
kafamı tsukishi ve tsukasadan kurtarabilip uyuduğumdaysa 3'e yaklaşmıştı herhalde.
ve hala okuyorum.
28.11.09
buraya bir şeyler yazacaktım, sonra vazgeçtim. gelecek seferde görüşürüz.
ayrıca az önce sims oynarken şlök diye kapandı. en son ne zaman save ettiğimi hatırlamıyorum ama kötü bi zamanda kapandı yani. ben de sims'i kapattım.
ayrıca az önce sims oynarken şlök diye kapandı. en son ne zaman save ettiğimi hatırlamıyorum ama kötü bi zamanda kapandı yani. ben de sims'i kapattım.
25.11.09
unuttuğunu zannettiğin insanlar çıkıyor köşe başından.
sonra bir bakıyorsun, dünya yuvarlakmış.
gitmişsin, gitmişsin... ama sonunda, başladığın yerdesin.
sonra bir bakıyorsun, dünya yuvarlakmış.
gitmişsin, gitmişsin... ama sonunda, başladığın yerdesin.
ve çok eski esas çocuk mezunlar programı için okula gelir.
ne kadar çekici olduğunu unutmuşum. ve seni gerçekten sevebilirdim bütün aptallıklarına rağmen, izin verseydin.
bayram hediyemi gördüm ve geri verilmemek üzere elimden alındı, ağzımdaki kekremsi tadı hangi şeker giderebilir ki.
ne kadar çekici olduğunu unutmuşum. ve seni gerçekten sevebilirdim bütün aptallıklarına rağmen, izin verseydin.
bayram hediyemi gördüm ve geri verilmemek üzere elimden alındı, ağzımdaki kekremsi tadı hangi şeker giderebilir ki.
22.11.09
eskiden yatmadan önce hayal kurardım, şimdi kuramıyorum. son 2-3 aydır.
hayal ku-ra-mı-yo-rum.
bu çok büyük bir sorun.
hayal ku-ra-mı-yo-rum.
bu çok büyük bir sorun.
19.11.09
17.11.09
16.11.09
"niçin ağlıyorsun elisabeth, mutlu değil miyiz?"
gece gece kafama takıldı. mutlu muyuz? bir çoğulum olsaydı, bir soranım olsaydı iki olumsuzdan bi olumlu çıkartırdım. mutlu olurduk. birlikte.
paylaşacaksın ki artsın mirim. zamanın geçtiğini anlaman için mekana ihtiyacın var, hissetmek için de hislerini tanımlayabileceğin somutluklara. mutlu olduğumu anlamam için yanımda bir "şey" olmalı. bir insan mesela.
tüm bencilliklerimden kurtulup farklı bir ruhla kaynaşmak, yerimi yadırgamamak istiyorum belki de. yadırgama lüksümün olacağı bir yer istiyor da olabilirim. ama yerim olsun, yer ayırayım.
kimseyi sevemiyorum çünkü her şey akıp gidiyor. istediğim kıyıya çıkmak değil, sadece bir sal yapalım ve onun üstünde akıp gidelim, sal güvenimiz olsun ve üstünde de ikimiz, ya da kaçımızsak? ya da birlikte dalarız suya, hem de nefes almamız gerektiğini bir an olsun düşünmeden. ölürsek de birlikte ölürüz. birlikte.
eliza doolitle: oh wouldn't it be loverly?
gece gece kafama takıldı. mutlu muyuz? bir çoğulum olsaydı, bir soranım olsaydı iki olumsuzdan bi olumlu çıkartırdım. mutlu olurduk. birlikte.
paylaşacaksın ki artsın mirim. zamanın geçtiğini anlaman için mekana ihtiyacın var, hissetmek için de hislerini tanımlayabileceğin somutluklara. mutlu olduğumu anlamam için yanımda bir "şey" olmalı. bir insan mesela.
tüm bencilliklerimden kurtulup farklı bir ruhla kaynaşmak, yerimi yadırgamamak istiyorum belki de. yadırgama lüksümün olacağı bir yer istiyor da olabilirim. ama yerim olsun, yer ayırayım.
kimseyi sevemiyorum çünkü her şey akıp gidiyor. istediğim kıyıya çıkmak değil, sadece bir sal yapalım ve onun üstünde akıp gidelim, sal güvenimiz olsun ve üstünde de ikimiz, ya da kaçımızsak? ya da birlikte dalarız suya, hem de nefes almamız gerektiğini bir an olsun düşünmeden. ölürsek de birlikte ölürüz. birlikte.
eliza doolitle: oh wouldn't it be loverly?
ve ben
paralel evrenlerden birinde
bomboş hayatımı yaşarken,
komşu evrende bir bütünler,
bana götüyle gülüyor...
paralel evrenlerden birinde
bomboş hayatımı yaşarken,
komşu evrende bir bütünler,
bana götüyle gülüyor...
11.11.09
biyoloji ve matematikten 80'in üstünde alsam mutlu olacağım
ve bu durum fizik ve kimyaya çalışma isteğimi ciddi anlamda baltalıyor
sorun şu ki fizik ve kimya sınavları sırasıyla yarın ve sonraki gün olacak.
ve bu durum fizik ve kimyaya çalışma isteğimi ciddi anlamda baltalıyor
sorun şu ki fizik ve kimya sınavları sırasıyla yarın ve sonraki gün olacak.
7.11.09
erkekler hep bir "dostlar meclisi"nde karşısındaki arkadaşına ya da uzaktaki bir noktaya düşünceli-müşfik karışımı bakışlar atarken fotoğraf çekilir, onları avatar ya da profil resmi yaparlar.
tuhaf şey.
tuhaf şey.
3.11.09
laika
sevgili ismini bilmediğim, tüyap için izmirden gelen çevirmen -00.29: egemen'miş-;
o kadar alışverişten sonra son dönüşte tek kitap için yüz lira uzatıp "joker kullanıyorum" dediğimde surat ifaden görülmeye değerdi doğrusu. ayrıca "kaşık aslında yok" esprisi de iyiydi ha, aehah.
yine ismini bilmediğim sarışın keçi;
o sesi nerenden çıkarttığını anlayamadım ama deliler gibiydi. hiç duymadığım bi efektti, pek tabii bir skill sesi olabilir. muhteşem olur.
mehmet daaaayı/amca/dede;
o pizzadan bi dilim almamak için kendimi ne kadar zorladığımı tahmin bile edemezsin. ayrıca geçen seneki gibi değildin bizi orada çok beklettin, cıkcık.
alişan "eşeği";
2010'un ilk yarısında ya da son yarısında çıkartman benim için farkmaz benim acelem yok. gerekli şeyler'e gelip de seni bulup hesap sormam. çevirmen'in sana eşek demesinden hoşlanmamış gibi gözüküyodun, kuliste kavga çıkmasından şüphelendim höhö.
ve haftasonu gelecek olan keri;
alacağın ossun olum. biz dersaneye gidenlere acı lan.
gözlemlerimden çıkarttığım genel kanı: hiçbir standdaki satıcılar sizin kadar muhteşem değil, 3 yıldır gördüğüm en güleryüzlü hizmeti yapıyorsunuz. GOODBOYS.
o kadar alışverişten sonra son dönüşte tek kitap için yüz lira uzatıp "joker kullanıyorum" dediğimde surat ifaden görülmeye değerdi doğrusu. ayrıca "kaşık aslında yok" esprisi de iyiydi ha, aehah.
yine ismini bilmediğim sarışın keçi;
o sesi nerenden çıkarttığını anlayamadım ama deliler gibiydi. hiç duymadığım bi efektti, pek tabii bir skill sesi olabilir. muhteşem olur.
mehmet daaaayı/amca/dede;
o pizzadan bi dilim almamak için kendimi ne kadar zorladığımı tahmin bile edemezsin. ayrıca geçen seneki gibi değildin bizi orada çok beklettin, cıkcık.
alişan "eşeği";
2010'un ilk yarısında ya da son yarısında çıkartman benim için farkmaz benim acelem yok. gerekli şeyler'e gelip de seni bulup hesap sormam. çevirmen'in sana eşek demesinden hoşlanmamış gibi gözüküyodun, kuliste kavga çıkmasından şüphelendim höhö.
ve haftasonu gelecek olan keri;
alacağın ossun olum. biz dersaneye gidenlere acı lan.
gözlemlerimden çıkarttığım genel kanı: hiçbir standdaki satıcılar sizin kadar muhteşem değil, 3 yıldır gördüğüm en güleryüzlü hizmeti yapıyorsunuz. GOODBOYS.
sifonu çekin artık!
Harry Potter Role Play siteleriyle ilgili sıkıldığım şeyler:
- İspanyol asilzadesi gibi gezen beş isimli salaklar -genelde Slytherin'li olurlar-
- İsimlerine bol bol x, q, w, é, ä, á, à, è benzeri harfler katanlar -genelde okunuşları konusunda hiçbir fikirleri olmaz-
- En fazla on beş yaşında olmalarına rağmen (genelde sitelerde en yüksek beşinci sınıf olunur) yirmi beş yaşında gibi davrananlar, kendilerini GOSSIPGIRLÇILGINGENÇLİĞİ zannedenler
- 1000 kişilik bir sitede 10 tane Muggle doğumlu/Melez olması, geriye kalanların "toujours pur" olmaları
- Karanlık tarafta olmanın çok güzel olduğunu sananlar
- İmla-yazım hatası olmaksızın güzel iki cümleyi bir araya getirmekten aciz insanların çok bi bokmuş gibi extraordinarylerin şahı kurgularına göre pop yıldızı, ot bok olmaları -Evet sonia michelle williams, seni kastediyorum-
- RP Puanlama adlı saçma salak bölümü yöneten insanların karamsar ergen bir lavuk gibi yazmadığın sürece sana yüksek puan vermemesi ve kendilerinin senden daha kötü RP yapması
- Yine aynı RP Puanlama bölümünde saçma sapan kriterler koyulması (RP'nizde 3ten fazla renk kullanmayacaksınız! WTF?)
- D'Arc soyadını ve türevlerini Gabrielle D'Arc'tan sonra sürekli kullanan salaklar-soyadı mı bitti lan!? Ör: D'Arcy, D'Arcs.
- PoeGuin gibi gerzek soyadlar üretilmesi -Edgar Allan Poe, Ursula K. Le Guin, vayss çok saygı duydum şimdi, GET OVER YOURSELVES-
- Herkesin ünlülerinin daş ötesi olması
- On iki yaşında, s.kinin ne işe yaradığını bilmeyen bebelerin haftada bir sevgili değiştirip onlarla Yasak Orman'da yiyişmesi
- OKULUN BEKÇİSİYLE 4. SINIFTAKİ KIZIN ÇIKMASI.
- Gereğinden fazla karışık bölümlerin olması, renklendirmenin 432869538604 çeşit olması-KEEP IT SIMPLE!
- RP dışı bölümünde geriye kalan bölümlerin hepsinden daha fazla şeyin yazılmış olması, gidin MSNde falan sosyalleşin, saçmasapan aşk böceği muhabbetlerinizi mi çekicem?
- Üyelerin resimleri bölümünde hilkat garibesine bile oii ashqum çok daşşş hatunsun muamelesi yapılması. Hadi ordan düdüğüm!
28.10.09
ve eski platoniğim, hâlâ sınıf arkadaşım olan çocukla 1,5 yıllık küslüğün ardından barıştıktan sonra mesajlaşıyoruz. ona eskisi gibi olmaktan korktuğumu söyledim. o da eskisi gibi iyi mi kötü mü diye sordu. eskisi kadar iyi dedim. nedenini sordu.
çünkü tekrar dokuzuncu sınıfta gözlerinde eriyen salak kız olmaktan korkuyorum.
demedim tabii ki. fazla samimi olmak istemediğimi söyledim.
ama korkuyorum.
çünkü tekrar dokuzuncu sınıfta gözlerinde eriyen salak kız olmaktan korkuyorum.
demedim tabii ki. fazla samimi olmak istemediğimi söyledim.
ama korkuyorum.
27.10.09
kedimin kulağına yakın çok az tüylü yer o kadar saf ve temiz kokuyor ki her öpüşümde tarifsiz bi mutluluk yaşıyorum.
evet, sadece kedim. yanlış anlamayın. ben normal bir insanım.
evet, sadece kedim. yanlış anlamayın. ben normal bir insanım.
25.10.09
summer 68'te "Charlotte Kringles due" dediği yeri "shall not pringles, dude" anlamıştım. hala öyle söylerim.
bugün beyaz adam'da kitap bakarken bir kızın benden yardım istemesi üzerine yarım saat ona kitap seçtik. çok tatlıydı, ist. aydın üni. moda tasarım hazırlıktaymış. güzel şeyler bunlar, gün içinde oluyorlar falan.
ayrıca ghost whisperer'daki melinda'nın eşi jim öldüğünden beri çok üzgünüm. öleceğini biliyordum zaten ama o kadar harikaydılar ki, o kadar muhteşemdiler ki 2 bölümdür sürekli ağlıyorum ve tüm dünyanın bunu bilmesini istiyorum. bunu bilin, okurlarım.
ayrıca ghost whisperer'daki melinda'nın eşi jim öldüğünden beri çok üzgünüm. öleceğini biliyordum zaten ama o kadar harikaydılar ki, o kadar muhteşemdiler ki 2 bölümdür sürekli ağlıyorum ve tüm dünyanın bunu bilmesini istiyorum. bunu bilin, okurlarım.
23.10.09
şeytan yemini kenara atılır. fazla uzun, fazla satanik. polisiye olayım değil arkadaşım ya. da vinci şifresi dışında dan brown da okumadım, tamam mı abisi? (ama film çıkmadan iki yıl kadar önce okumuştum, evet)
kedim kitaplığın üstünden bana bakıyor, billie jean dinliyoruz. evde yalnızız. korktuğumda onunla birlikte gidiyorum diğer odalara. evde sürekli somut birinin olması iyi.
bugün hiç test çözmedim. dersane ödevlerimi de yapmadım. can-la-rı cehenneme.
kedim kitaplığın üstünden bana bakıyor, billie jean dinliyoruz. evde yalnızız. korktuğumda onunla birlikte gidiyorum diğer odalara. evde sürekli somut birinin olması iyi.
bugün hiç test çözmedim. dersane ödevlerimi de yapmadım. can-la-rı cehenneme.
kitap okumayı özlemişim ya. şu an üç kitabı bitirmeye çalışıyorum mesela. şeytan yemini(jean-cristophe grangé), sofie'nin dünyası(jostein gaarder) ve dorian gray'in portresi(oscar wilde). bakalım. oh. kitaplar. babanıza gelin.
20.10.09
denemeden de 100 civarı netim çıktı, 130'dan. en yüksek 113 var galiba. ve ben ilk 10'a giremiycem lan sanırım oha. üff.
lan bi de bugün ilk defa kendi ismimi karıştırdım, hem de onun karşısında. yani herkes ablamla ismimiz arasında bir harf farkı olduğu için ismimizi karıştırır ve ben de bugün aynı yanlışı yaptım. işin komiği heyecanlı da değildim. tuhaf oldu haa.
okulda onun sınıfının kapısında onun çıkmasını beklerken aynı sınıfın önündeki o-2 ve(kız) o-3(erkek)'ün bayık konuşmasına kulak misafiri olunur. genel hatlarıyla o-3'ün geç doğmuş olmasıyla alakalı bir şeylerdir ve konuşma on on beş dakika boyunca olduğu yerde döner.
o-2: olsun ya ne fark eder küçük olman?
fiyonk: *içses* ne kadar küçük olursan ol sana yazmamı engellemeyecek diyorsun değil mi o-2? hatta önemli olan boyu değil işlevi.
bu kadar fesat bir insan olmak istemezdim.
o-2: olsun ya ne fark eder küçük olman?
fiyonk: *içses* ne kadar küçük olursan ol sana yazmamı engellemeyecek diyorsun değil mi o-2? hatta önemli olan boyu değil işlevi.
bu kadar fesat bir insan olmak istemezdim.
19.10.09
size onu anlatayım, sonra hep birlikte fifilemeyelim.
o bir psikopat çünkü geçen sene katıldığı münazarada iki ders saati boyunca sandalyenin sırt yaslama yerine kafasını getirecek kadar kaykılıp kafasını yaslangaçtan arkaya attı ve karşıdaki insanların görüşleri ona komik geldiğinde alaycı bi şekilde gülümsemekle yetindi.
çok güzel güldüğünü tekrarlamak istiyorum. bir de çok rahat bir insan, sevdim, kafa aslında sanırım.
bu kadar.
yarın deneme sınavımız var, bir öncekinin üstünden daha 2 hafta geçti geçmedi. ve yine ONUNCU SINIF konuları. derdiniz ne sizin? açıklamaları "11. sınıf denemesi için yeterince konu işlememiş" olmamız. O ZAMAN DENEME YAPMAYIN!? hiç çalışamam. HAYIR Bİ GÜN SONRAKİ DENEMENİN HABERİ BİR GÜN ÖNCEDEN Mİ VERİLİR? saçmalık, ya.
kapanış
fiyonk:
falan iyi huylu bir virüs gibi tüm vücuduma yayıldı
sonra kanks gelip falanın aklını çeldi
iki kötü huylu virüs bir olup
beynimdeki türkçenin düzgün kullanımı nöronlarını pavyon şarkıcısı yaptı
alice:
nasıl bi anlamsız kaldın abi sen ahahahahahahaha
o bir psikopat çünkü geçen sene katıldığı münazarada iki ders saati boyunca sandalyenin sırt yaslama yerine kafasını getirecek kadar kaykılıp kafasını yaslangaçtan arkaya attı ve karşıdaki insanların görüşleri ona komik geldiğinde alaycı bi şekilde gülümsemekle yetindi.
çok güzel güldüğünü tekrarlamak istiyorum. bir de çok rahat bir insan, sevdim, kafa aslında sanırım.
bu kadar.
yarın deneme sınavımız var, bir öncekinin üstünden daha 2 hafta geçti geçmedi. ve yine ONUNCU SINIF konuları. derdiniz ne sizin? açıklamaları "11. sınıf denemesi için yeterince konu işlememiş" olmamız. O ZAMAN DENEME YAPMAYIN!? hiç çalışamam. HAYIR Bİ GÜN SONRAKİ DENEMENİN HABERİ BİR GÜN ÖNCEDEN Mİ VERİLİR? saçmalık, ya.
kapanış
fiyonk:
falan iyi huylu bir virüs gibi tüm vücuduma yayıldı
sonra kanks gelip falanın aklını çeldi
iki kötü huylu virüs bir olup
beynimdeki türkçenin düzgün kullanımı nöronlarını pavyon şarkıcısı yaptı
alice:
nasıl bi anlamsız kaldın abi sen ahahahahahahaha
16.10.09
metaforlar denizinde kaybolmuş bir gemi gibiyim, pusulam çift anlamların dayanılmaz hafifliğini gösteriyor.
son sınıflardaki psikopat ve tipsiz gence takıldım kaldım. gamzeleri varmış lan, biliyo musun? ben de gülüşü niye bu kadar tatlı diyordum. ismimi bilmemesine rağmen 1 hafta içinde 4 kez onu rahatsız etmiş olmam da komik. hohoho.
son sınıflardaki psikopat ve tipsiz gence takıldım kaldım. gamzeleri varmış lan, biliyo musun? ben de gülüşü niye bu kadar tatlı diyordum. ismimi bilmemesine rağmen 1 hafta içinde 4 kez onu rahatsız etmiş olmam da komik. hohoho.
13.10.09
harry potter okuyanlarınız bilir, hani bir hayalet içinizden geçtiğinde buz gibi bir suyla duş almış gibi hissettiğinizi söyler jk rowling.
işte eskiden arkadaşım olan insanların anılarının hayaletleri girdikleri deliklerden çıktıklarında, ben "taştan kemerin arkasına geçmiş gibi" oluyorum. hayalet geçirmez duvarların içine atılmış gibi de olabilir, buz tutmuş bir gölün ince tabakasını kırıp suya düşmüş gibi.
işte eskiden arkadaşım olan insanların anılarının hayaletleri girdikleri deliklerden çıktıklarında, ben "taştan kemerin arkasına geçmiş gibi" oluyorum. hayalet geçirmez duvarların içine atılmış gibi de olabilir, buz tutmuş bir gölün ince tabakasını kırıp suya düşmüş gibi.
12.10.09
bugün sınıf arkadaşıma "istiklal marşına saygı duy köpek!" diye bağırdım. marştan sonra müdür yardımcısı beni odasına çağırdı ve kızgın kızgın bi hanımefendiye yakışıyo mu bunlar gidip sınıftan özür dileyeceksin falan dedi çok feci rencide etti beni. ağlayacaktım. doğduğum güne süper bir başlangıç oldu. sonra gün saçma sapandı, herkes benden nefret etti sanki bi an, bi an sonra lsd almıştım, sonra benden hoşlandığı konusunda şüphelendiğim çocuk bana aldığı hediyeyi verdi(ve onu yarın bir şekilde geri vereceğim, nık nık).
ve doğum günümü okuldan 6 kişi hatırladı. okuldan olmayan 6 kişi. aileden de 5. sonradan öğrenip kutlayanlar da bi 5-10 eder.
puf, ne kadar da saçma salak bir gündü! doğum günümde hediye değil sadece kutlama istiyorum lan o da mı yok. sağolun. mırç
ve doğum günümü okuldan 6 kişi hatırladı. okuldan olmayan 6 kişi. aileden de 5. sonradan öğrenip kutlayanlar da bi 5-10 eder.
puf, ne kadar da saçma salak bir gündü! doğum günümde hediye değil sadece kutlama istiyorum lan o da mı yok. sağolun. mırç
hayvan ölümleri beni insan ölümlerinden çok daha fazla üzüyor.
çünkü onlar... hepimizden, ama hepimizden çok daha masumlar. onların canı acırken, miyavlarken ya da ulurken ya da herhangi bir şekilde acısını haykırırken kimse onların yanlarında bulunup patilerini/toynaklarını tutup onları sakinleştirmiyor.
lang8'ten bir alıntı;
"Sağ elimde şemsiyemi kullanarak bisiklet sürüp sol elimde yavru kediyi tuttum. (Kendimi tehlikeye attım) 'Kediciğim evime az kaldı!' moral vererek gittim. Ama eve varırken kedinin gözü her hangi yeri görmüyordu."
ve kelimelerim tükendi.
çünkü onlar... hepimizden, ama hepimizden çok daha masumlar. onların canı acırken, miyavlarken ya da ulurken ya da herhangi bir şekilde acısını haykırırken kimse onların yanlarında bulunup patilerini/toynaklarını tutup onları sakinleştirmiyor.
lang8'ten bir alıntı;
"Sağ elimde şemsiyemi kullanarak bisiklet sürüp sol elimde yavru kediyi tuttum. (Kendimi tehlikeye attım) 'Kediciğim evime az kaldı!' moral vererek gittim. Ama eve varırken kedinin gözü her hangi yeri görmüyordu."
ve kelimelerim tükendi.
11.10.09
abi: şarkıda "bana sordun ve cevaplamadım" diyor, "kötü günlerinde de yanında olmak istiyor musun? HAYIR." süper ya.
abla: *boş bakışlarla bana döner* ne yani şarkının olayı?
ben: evlenmeyi kabul etmiyorum falan.
abla: o zaman ben de ona şunu hediye ediyorum "canıma tak dedi aşk acısı, denedim dinmedi fırtınası, bir kere olsun tam sırası, EVLENECEKSEN GEL."
ve abimin telefonunda bangır bangır rammstein - du hast çalarken ablam bağırarak seda sayan söylemeye devam eder...
abla: *boş bakışlarla bana döner* ne yani şarkının olayı?
ben: evlenmeyi kabul etmiyorum falan.
abla: o zaman ben de ona şunu hediye ediyorum "canıma tak dedi aşk acısı, denedim dinmedi fırtınası, bir kere olsun tam sırası, EVLENECEKSEN GEL."
ve abimin telefonunda bangır bangır rammstein - du hast çalarken ablam bağırarak seda sayan söylemeye devam eder...
7.10.09
bugün marka tanrıçası lacostella geldi ve ruhumu A&F rızası için satın almak istedi.
bir çift eşofmana sattım. zaten ruh dediğin nedir ki kankam?
bir çift eşofmana sattım. zaten ruh dediğin nedir ki kankam?
6.10.09
lan hatta ondan önce de sekizinci sınıftaydım, bill'in saçına laf ettiği için arkadaşıma küsmüştüm.
ondan önce yedinci sınıftaydım ve ondan önce ve ve VE.
biri düşünmemi engellesin lütfen?
ondan önce yedinci sınıftaydım ve ondan önce ve ve VE.
biri düşünmemi engellesin lütfen?
ha bir de (bunu yazınca aklıma bankamatik reklamı geldi 'ha çoğu şubemizin kapısı yok, o ayrı') çok çabuk büyüyoruz. daha dün dokuzuncu sınıftaydım, şimdi onlara hohoho çömezler edebiyatı yapıyorum. iki yıl sonra da istediğim ya da istemediğim bir üniversitenin bir bölümünde bir şeyler. ve sonra mezuniyet. sonra hayat falan, bilmiyorum ya. böyle akıp gidiyor. bir gün saçımda bir beyaz göreceğim. sonra beyazlar çoğalacak. ve benden giden melaninler sonraki nesillere akacak ve başka hayatların izleyicisi olacağım belki de.
and she's buying a stairway to heaven.
şarkılar hep kandırdı.
and she's buying a stairway to heaven.
şarkılar hep kandırdı.
ger çek ler
daha uzun bir şeyler yazmalıyım sanırım. mesela;
ders çalışmadığım her an "bu gidişle asla kazanamayacaksın, sayısal sınavlardan bir gün önce yine yarı ağlak modda ders çalışacaksın" diyen bir sesle boğuşuyorum. ve o sınavlar, gerçekten, düşüncesi bile midemi yakıyor. ders çalışmıyorum abi. bilgisayar başındayım. olmadığım zaman da uyuyorum ya da televizyon izliyorum ya da mesajlaşıyorum. yeter artık. bunu birkaç gün önce de söyledim. istediğim şey olamıyorum.
koskoca lise hayatımın son iki yılına girdim ve hala ortamın o'su yok. hepimiz asosyaliz arkadaşlığımız okuldan ibaret. iki yılda okuldan arkadaşlarımla dışarı çıktığım zamanlar 15'i bulmadı. birini çok kıskanıyorum. o biri için anlayana uygun bir şifre düşündüm ve henüz bulamadım. hmm... aman ya ne kasıyorum, ımerikagörl işte. sanki okuyacak da.
çok az kitap okuyorum. normalde günde iki üç kitap bitirme kapasitesine sahipken son bir ayda okuduğum kitap sayısı 5i geçmez herhalde.
evde ders çalışamadığım için başka bir yerde ders çalışmam gerekiyor fakat neresi olsa bilmiyorum. okul çıkışları dilek'e gidip sufle söyleyip orada mı çalışsam? saatlerce orada oturmam ayıp filans kaçar mı?
pazar günü çok yağmur yağdığı ve selden sonra yolların bi kısmı yeniden yapıldığı için güvenemeyip dersaneye gitmedim, sonra ablamla taksime gidip alışveriş yaptık. dersaneyi kaçırdım. yarın okul sonrası 3 saat ders var ve dersaneye gitmediğim için de acayip pişmanım.
üniversitede de bir bok değişmeyecek. sanırım yıllardır içten içe amerikan gençlik filmlerine özeniyorum fakat bunu kendime bile itiraf edemiyorum. geyik yaparken bok attığım şeylerin köpeğiyim aslında.
şimdilik bu kadar.
ders çalışmadığım her an "bu gidişle asla kazanamayacaksın, sayısal sınavlardan bir gün önce yine yarı ağlak modda ders çalışacaksın" diyen bir sesle boğuşuyorum. ve o sınavlar, gerçekten, düşüncesi bile midemi yakıyor. ders çalışmıyorum abi. bilgisayar başındayım. olmadığım zaman da uyuyorum ya da televizyon izliyorum ya da mesajlaşıyorum. yeter artık. bunu birkaç gün önce de söyledim. istediğim şey olamıyorum.
koskoca lise hayatımın son iki yılına girdim ve hala ortamın o'su yok. hepimiz asosyaliz arkadaşlığımız okuldan ibaret. iki yılda okuldan arkadaşlarımla dışarı çıktığım zamanlar 15'i bulmadı. birini çok kıskanıyorum. o biri için anlayana uygun bir şifre düşündüm ve henüz bulamadım. hmm... aman ya ne kasıyorum, ımerikagörl işte. sanki okuyacak da.
çok az kitap okuyorum. normalde günde iki üç kitap bitirme kapasitesine sahipken son bir ayda okuduğum kitap sayısı 5i geçmez herhalde.
evde ders çalışamadığım için başka bir yerde ders çalışmam gerekiyor fakat neresi olsa bilmiyorum. okul çıkışları dilek'e gidip sufle söyleyip orada mı çalışsam? saatlerce orada oturmam ayıp filans kaçar mı?
pazar günü çok yağmur yağdığı ve selden sonra yolların bi kısmı yeniden yapıldığı için güvenemeyip dersaneye gitmedim, sonra ablamla taksime gidip alışveriş yaptık. dersaneyi kaçırdım. yarın okul sonrası 3 saat ders var ve dersaneye gitmediğim için de acayip pişmanım.
üniversitede de bir bok değişmeyecek. sanırım yıllardır içten içe amerikan gençlik filmlerine özeniyorum fakat bunu kendime bile itiraf edemiyorum. geyik yaparken bok attığım şeylerin köpeğiyim aslında.
şimdilik bu kadar.
5.10.09
andaval ve avanak
avea bi' dünya, o açtığın kapıları al bi tarafına sok. üzerine de vajinismus kilidi çek. yeter lan, sabah akşam bi şeyler.
4.10.09
afette.
dilek restaurant & cafe'nin telefonla siparişinde beklemeye aldıklarında michael jackson'dan thriller çaldığını biliyor muydunuz?
you go, dilek.
bi de dün bakırköyden dönerken "evkur'un selden ıslanmış eşyaları ucuz fiyata burada satılmaktadır" ibaresi gördüm. tuhaf şey...
you go, dilek.
bi de dün bakırköyden dönerken "evkur'un selden ıslanmış eşyaları ucuz fiyata burada satılmaktadır" ibaresi gördüm. tuhaf şey...
2.10.09
*boş*
aşağıya doğru ne kadar enterlarsam enterlayayım bu alanın sonu gelmeyecek.
sonsuzluk korkutur. belirsizlik de öyle.
bu yüzden düşünmemeliyiz belki de? ya da, neyse işte.
sonsuzluk korkutur. belirsizlik de öyle.
bu yüzden düşünmemeliyiz belki de? ya da, neyse işte.
29.9.09
27.9.09
-
abi bak yine oldu. msn ekranına bakarken "my heart is black" yazdığını gördüm birinin personal msg'ında. ama y-o-k. dabılyu te fe lan?
A thing
sevgi, aşk gibi tılsımlı sözcüklerin, hayat yolunda hiçbir anlamı kalmıyor bir süre sonra. çünkü onlar şairlerin naif dünyasında gezinmeye alışkın, hayatın taşlı yolunda değil.
22.9.09
ruh emiciyim, öperim, arz ederim.
yine bir rp sitesine üye oldum ve rp yazmak istiyorum. dersane sınavıma çalışabileceğim 4 günüm kaldı ve daha matematiği bile bitirmedim. yine de hayat güzel.
mi?
bilmiyorum. sadece rp yapmak bir şeyler yazmak istiyorum, tekrar sayısal hayata giresim yok. yine okulumu sevmiyorum buhranı geldi sanırım üzerime.
mi?
bilmiyorum. sadece rp yapmak bir şeyler yazmak istiyorum, tekrar sayısal hayata giresim yok. yine okulumu sevmiyorum buhranı geldi sanırım üzerime.
20.9.09
aqueliminystic.
ikisinden de 3-4 yıl önce hoşlandığım ve o zamanlar iyi arkadaş sayılabileceğim ve üçümüzün de birbirini netten tanıdığı ve şimdi biriyle hiç konuşmadığımız diğeriyleyse 40 yılda bir konuştuğumuz iki çocuğu
AYNI FOTOĞRAF KARESİNDE GÖRMEK
beni delirtiyor.
RP ALEMİ SENDEN NEFRET EDİYORUM.
hatta kesmedi.
AAAAAAAAAAAAAAAAAA!
AYNI FOTOĞRAF KARESİNDE GÖRMEK
beni delirtiyor.
RP ALEMİ SENDEN NEFRET EDİYORUM.
hatta kesmedi.
AAAAAAAAAAAAAAAAAA!
19.9.09
kara sapli piçak
rüyamda meadow carpenter-rhodes'un evindeydim sanırım(bunu şu an uydurdum fakat galiba öyleydi, rüyamda da kime benzettiğimi çıkartamamıştım şimdi fark ettim) ve meadow üst katta temizlik yapıyordu ve ben bir gün öncesinden ablamın gelip beni öldüreceğini duymuştum. ablam geldi ve ben alt kattaki en dipteki odaya saklandım. ablamın şuna benzer bir şeyler söylediğini duydum: "ah, temizlik yapıyormuş, boşa uğraşıyor ne de olsa kirlenecek." tam olarak bu değildi ama ana fikir kirlenecek olmasıydı. acayip derecede stres oluyorum ve sonra ablam odaya geliyor, ama odanın kapısı bir araba penceresi gibi. pencerenin diğer tarafından bir şeyler söyleyecekmiş gibi pencereyi açmamı söylüyor. yarı yarıya açıyorum ve içeriye bir bıçak uzatıyor boynuma doğru. ben geriye kaçıyorum, pencereyi yarı yarıya açtığım için gurur duyuyorum içeri giremeyeceği için ama büyük bir stresle ve bir de ne göreyim! içeri girmiş, bir şekilde, ve bana doğru geliyor. tuhaf bir bakışla, anlamadığım bir dilde bir şeyler söyleyerek bıçağı bana yaklaştırıyor, kara saplı bıçak. bıçağın keskin yerine sağ elimin baş parmağıyla bastırarak itmeye çalışıyorum ve ayet-el kürsi okumaya başlıyorum, bıçak eğrilmeye başlıyor yavaş yavaş ve üçüncü okuyuşumun yarısında ablam vazgeçiyor ve tamam tamam sus gibisinden bir şeyler söylüyor. "AMAN YARABBİM NE YAPIYORUM BEN!" olması gerekirken "üf tamam vazgeçtim be." bir havası var. sanırım cem garipoğlundan etkilendim ve şeytan bu aralar ona fazla uğramamış olmama kızdı? bilmem.
18.9.09
tam, mat, tma.
"there i go, turn the page."
sadece bu iki cümlenin 4 yıllık önyargıyı kırması tuhaf değil mi?
onu isterdim.
sadece bu iki cümlenin 4 yıllık önyargıyı kırması tuhaf değil mi?
onu isterdim.
başlık bulmakta zorlanıyorum artık be.
my, my, my sharona.
artık düzgün bir öğrenci moduna gireceğim. 2 gün sonra full time ders çalışmaya başlayacağım. sadece gece msne gireceğim. günlük ve mektup yazacağım. kitap okuyacağım. bir de gitar kursuna yeniden başlayacağım, umarım.
hayata küstüğünü sanıyorsun.
ya hayat sana küstüyse?
bir latif doğan yapımı.
SUPERLATIVE.
*tenks tu bobiler.örg*
not: sanırım eski sınıf arkadaşım benden hoşlanıyor.
artık düzgün bir öğrenci moduna gireceğim. 2 gün sonra full time ders çalışmaya başlayacağım. sadece gece msne gireceğim. günlük ve mektup yazacağım. kitap okuyacağım. bir de gitar kursuna yeniden başlayacağım, umarım.
hayata küstüğünü sanıyorsun.
ya hayat sana küstüyse?
bir latif doğan yapımı.
SUPERLATIVE.
*tenks tu bobiler.örg*
not: sanırım eski sınıf arkadaşım benden hoşlanıyor.
15.9.09
14.9.09
Diyorum ki:
sanırım erkeklerin kızlara ilgi duyuşu, ortalama bir kızın bir kanişe duyduğu sempati gibi. emin değilim.
neyse, dün sabah yattığımda kendime sadece kendimin yardım edebileceğini fark ettim. yani, gerçekten fark ettim, yoksa buna benzer cümleleri epeydir biliyorum canım. kişisel gelişim kitaplarını severim. bu yüzden bu yazıyı postaladıktan sonra bir kez alıcı gözüyle bakacağım, düzeltmem gereken yerler varsa düzelteceğim ve sonra içeriden matematik kitaplarımı alıp not çıkartacağım.
ve merlin dizisini izledikten sonra hayatımın çok vasat olduğunu düşünüyorum. özellikle ve özellikle merlin'den sonra.
neyse, dün sabah yattığımda kendime sadece kendimin yardım edebileceğini fark ettim. yani, gerçekten fark ettim, yoksa buna benzer cümleleri epeydir biliyorum canım. kişisel gelişim kitaplarını severim. bu yüzden bu yazıyı postaladıktan sonra bir kez alıcı gözüyle bakacağım, düzeltmem gereken yerler varsa düzelteceğim ve sonra içeriden matematik kitaplarımı alıp not çıkartacağım.
ve merlin dizisini izledikten sonra hayatımın çok vasat olduğunu düşünüyorum. özellikle ve özellikle merlin'den sonra.
12.9.09
movie ne komik kelime di mi?
prison break
lost
six feet under
one tree hill
the oc
bu dizilere acayip kıl oluyorum, acayip derecede.
ve kıl olduğum dizileri yazarken aslında ne yazacağımı unuttum. işte bu yüzden onlardan daha da nefret ediyorum, şu an.
lost
six feet under
one tree hill
the oc
bu dizilere acayip kıl oluyorum, acayip derecede.
ve kıl olduğum dizileri yazarken aslında ne yazacağımı unuttum. işte bu yüzden onlardan daha da nefret ediyorum, şu an.
??
SENİ SEVİYORUM.
kime olduğunu bilmiyorum ama içimden geldi. beni mi düşünüyorsun? (bu cümlenin öznesi yoktur...)
11.9.09
köpek yasha
ay savaşçısından sonra bir daha hiç anime izlemememin nedeni, şu hala devam etmekte olan role playcilerin animanga tutkunluklarının kıl edişi dışında, hayallerimi direk suratıma çarpmaları. o kahraman, sevdiğini koruyan erkek motifini görüp onun gibi birine asla sahip olamayacak olduğumu bilmek deli ediyor. ha o zaman romantik olmayan bi şeyler izle. onları istemiyorum ki. yok bunlar yok.
Y O K.
do extreme workout
diyoruz ki her şey aynı. döngüsünü tekrarlıyor, herkes aynı yere gidiyor, farklılıklar bile aynılaştırıyor.
peki farklı olmak ister miydik?
istediğimizi ve olduğumuzu sanıyoruz, ama hepimiz eleştirilen 'onlar' kadar aynıyız.
ve bu aslında iyi bir şey.
peki farklı olmak ister miydik?
istediğimizi ve olduğumuzu sanıyoruz, ama hepimiz eleştirilen 'onlar' kadar aynıyız.
ve bu aslında iyi bir şey.
10.9.09
gayet ciddiyim.
geçen gün dersane kaydımı yaptırdıktan sonra bakırköy'den dönüyorduk. en arka kapının bir önündeki kapının hemen orda oturuyoduk annemle. önümüzde de genç bir çocuk, benim yaşlarımda sanıyorum, sırtında da çantası vardı belki de son sınıftır? neyse. ayakta gidiyordu. sonra bir ara tepemizdeki camı açtı, o camın açılırken basınçtan dolayı çıkarttığı pop sesi annemi korkuttu ve "AY!" dedi. çok teatraldir de. çocuk da gülmeye başladı. ben de çocuğa pis pis baktım 'ne gülüyorsun' şeklinde, o sırada o da bana bakarak gülüyordu. benim bakışlarımı görünce gülüşü yavaş yavaş bir tebessüme kaydı, sonra da tamamen silindi. bir açıklama yapmak için ağzını açtı ama ben ona göz devirerek tekrar dışarı bakmaya başladım, zaten kulağımda da kulaklık vardı. o da annemden özür diledi. ben de ona burdan özür diliyorum, BİR ŞEKİLDE BUNU DUYMASINI O KADAR İSTERDİM Kİ.
özür dilerim genç dostum, herhalde kafana takılmamıştır ama gününü birkaç saniyeliğine de olsa mahvettiğim için özür dilerim.
özür dilerim genç dostum, herhalde kafana takılmamıştır ama gününü birkaç saniyeliğine de olsa mahvettiğim için özür dilerim.
mesıncır
bir zamanlar çok aptal bir msn alma ihtiyacı hissetmiştim.
ve kiymali.pide@hotmail'ı denedim.
ALINMIŞTI.
çok sinirlenip su.boregi@hotmail'ı aldım ve kiymali.pide@hotmail'ı ekledim.
ve kıymalı pideyle gerçekten konuştuk. gerçekten. online oldu ve konuştuk. avatarında ne vardı hatırlamıyorum, nicki de italyanca bazlı bir şeydi, sade, tek kelime. hatırladığım tek şey bana "hamm yerim seni börekkk" demiş olmasıydı. o an gözümün önünde, bilmiyorum my name is earl'ün randy'si gibi birinin dudley dursley'nin açgözlülüğüne sahip hali canlanmıştı ve sonra msnden çıktım sanırım.
hayatımın en ilginç msn konuşmasıydı.
ve kiymali.pide@hotmail'ı denedim.
ALINMIŞTI.
çok sinirlenip su.boregi@hotmail'ı aldım ve kiymali.pide@hotmail'ı ekledim.
ve kıymalı pideyle gerçekten konuştuk. gerçekten. online oldu ve konuştuk. avatarında ne vardı hatırlamıyorum, nicki de italyanca bazlı bir şeydi, sade, tek kelime. hatırladığım tek şey bana "hamm yerim seni börekkk" demiş olmasıydı. o an gözümün önünde, bilmiyorum my name is earl'ün randy'si gibi birinin dudley dursley'nin açgözlülüğüne sahip hali canlanmıştı ve sonra msnden çıktım sanırım.
hayatımın en ilginç msn konuşmasıydı.
bu yazı 21 saat önce yazılmıştır
Saat 6.03 itibarıyla merhaba sevgili blogcuğum.
Bu yazıyı ne zaman atacağım bilmiyorum ama şu an değil, çünkü elektrikler kesik. Deliler gibi yağmur yağıyor, ben de oturma odasındaki pencerenin yanındaki kocaman kırmızı kanepede oturmuş 5-10 saniyede bir şimşeklerle aydınlanan gökyüzünü izliyorum. Gözlerimi kamaştıracak kadar şiddetli oluyorlar bazen. Yağmur huzur verici, ama elektriklerin kesik olması hiç güzel değil. Ayrıca bu hızla yağmaya devam ederse korkarım ki sel başımıza asla gelmeyen korkunç felaketten normale dönecek. Neyse, en azından -şarjı yakında bitecek de olsa- bir laptoptayım.
Ç.M.(17) 2-3 gün kadar önce msn’de hiçbir şey olmamış gibi onunla konuşmaya başladığımda konuşma normal seyrinde olsa da beni bir iki arkadaşıyla kıskandırmaya çalıştı. O kadar odunca bir davranıştı ve o kadar incelikten yoksundu ki kıskandırmaya çalıştığı her şekilde belli oluyordu yani. Bu hareketi çok iticiydi, ben de onu msn’den sildim –zaten aktif olarak kullandığım msn’imde ekli değil- ve 2-3 gündür konuşmuyoruz. Hayat ne kadar da huzurluymuş canım.
Bugün bir arkadaşımla konuşurken yine yurtdışında okuma hevesim kabardı, A Level olayını falan araştırdım, İngiltere filans. Ve aslında yurtdışında tıp okumanın hiçbir anlamı olmadığını fark ettim AMA ÇOK İSTİYORUM YA. Gerçekten. Yani, madem farkı yok en azından daha sürprizlerle dolu bir ülkede falan olayım. Ama işte nedir, burnum sürtülür uzağa gidince, homesick olurum, kültür şoku yaşarım, zaten tıp gibi ağır bir bölüm bir de İngilizce’sini anlamakla mı kasacağım, İngilizce tıp okuyacağım da ne olacak Türkiye’ye döndüğümde ne işime yarayacak felaaans. Bu arada alakasız ama Blackmore’s Night ne kadar da âşık bir grup ismi değil mi? Ritchie Blackmore’s Candice Night. Vaov. İlginç. Neyse, ne diyordum, tıp. Ama burada olmak istemiyorum, bilmiyorum, neden ki yani. Aslında tüm hayatım boyunca, eğer uzun bir hayatım olacaksa tabii, Türkiye’de yaşayıp Türkiye’de hizmet vermek de istemiyorum. Vatan hainliğiyle bir alakası yok ama ne bileyim hayatım boyunca burada mı kalacağım? Yine de para istiyorsam kurulu bir yaşamımın olması gerekiyor sanırım. Sonuç olarak, İngiltere hayallerini bir kenara atıp Çapa Tıp için çabalamam gerekiyor. Bunun bilgisi, yani çok saçma oldu ama kastettiğim şey şu: bunu biliyor olmak, bu bilgi beni çok üzdü. Kendimi sonsuza kadar burada kalacak gibi hissediyorum. Yani yarın ölüp gidebilirim, hatta şu yazıyı size asla yayınlayamayacak olabilirim ve sabah benimkiler uyandığında beni kucağımda standby’a geçmiş bir laptopla ölü bir hâlde bulabilirler ve yazdığım son yazının bu olduğunu görebilirler. Oha, bu düşünce çok kötüydü. Yani, şu an yaşadığım dünya aslında önemli değil, ne olursa olsun geçip gidecek önemli olan öteki dünyam ama burada da yaşayabilirim. Bu kadar çok güzellik yaratılmışsa, onları neden yaşamayayım değil mi? Çok üzülüyorum, çimenin daha yeşil olduğu yerleri vaat eden gencin bu sefer de bir üniversite imkanı olarak vücut bulduğunu düşünürsek hissettiklerim aynı yani.
Geçenlerde artık az girdiğim diğer msn’ime girdim, bir role play sitesinden tanıştığım –ya da aslında tanışmadığım, öyle beni eklemiş- bir kızın nickinde “HipotRock” yazıyordu. Hipotrak, hipotrak, kelime oyununda bir yanlışlık var diye on-yirmi dakika kadar yanlışlığı bulmaya çalıştıktan sonra ters çevirdiğimizde hiportak olduğu falan filan, sonuç olarak HİPOTRAKın tınısı beni delirtiyor ve şu an hipotrak, hipotrak olarak kafamda yankılanıyor. O kadar iğrenç ki kusmak istiyorum o kelimeyi beynimden.
Sanırım şimdilik aklıma gelenler bunlar ve gerçekten bütün bunları kimse okumuyor ya. Ahahah. Hava da deliler gibi. Sashaslanmısh Makarnasha’yı özledim, sevgili Yiğit, wish you were here.
Bu yazıyı ne zaman atacağım bilmiyorum ama şu an değil, çünkü elektrikler kesik. Deliler gibi yağmur yağıyor, ben de oturma odasındaki pencerenin yanındaki kocaman kırmızı kanepede oturmuş 5-10 saniyede bir şimşeklerle aydınlanan gökyüzünü izliyorum. Gözlerimi kamaştıracak kadar şiddetli oluyorlar bazen. Yağmur huzur verici, ama elektriklerin kesik olması hiç güzel değil. Ayrıca bu hızla yağmaya devam ederse korkarım ki sel başımıza asla gelmeyen korkunç felaketten normale dönecek. Neyse, en azından -şarjı yakında bitecek de olsa- bir laptoptayım.
Ç.M.(17) 2-3 gün kadar önce msn’de hiçbir şey olmamış gibi onunla konuşmaya başladığımda konuşma normal seyrinde olsa da beni bir iki arkadaşıyla kıskandırmaya çalıştı. O kadar odunca bir davranıştı ve o kadar incelikten yoksundu ki kıskandırmaya çalıştığı her şekilde belli oluyordu yani. Bu hareketi çok iticiydi, ben de onu msn’den sildim –zaten aktif olarak kullandığım msn’imde ekli değil- ve 2-3 gündür konuşmuyoruz. Hayat ne kadar da huzurluymuş canım.
Bugün bir arkadaşımla konuşurken yine yurtdışında okuma hevesim kabardı, A Level olayını falan araştırdım, İngiltere filans. Ve aslında yurtdışında tıp okumanın hiçbir anlamı olmadığını fark ettim AMA ÇOK İSTİYORUM YA. Gerçekten. Yani, madem farkı yok en azından daha sürprizlerle dolu bir ülkede falan olayım. Ama işte nedir, burnum sürtülür uzağa gidince, homesick olurum, kültür şoku yaşarım, zaten tıp gibi ağır bir bölüm bir de İngilizce’sini anlamakla mı kasacağım, İngilizce tıp okuyacağım da ne olacak Türkiye’ye döndüğümde ne işime yarayacak felaaans. Bu arada alakasız ama Blackmore’s Night ne kadar da âşık bir grup ismi değil mi? Ritchie Blackmore’s Candice Night. Vaov. İlginç. Neyse, ne diyordum, tıp. Ama burada olmak istemiyorum, bilmiyorum, neden ki yani. Aslında tüm hayatım boyunca, eğer uzun bir hayatım olacaksa tabii, Türkiye’de yaşayıp Türkiye’de hizmet vermek de istemiyorum. Vatan hainliğiyle bir alakası yok ama ne bileyim hayatım boyunca burada mı kalacağım? Yine de para istiyorsam kurulu bir yaşamımın olması gerekiyor sanırım. Sonuç olarak, İngiltere hayallerini bir kenara atıp Çapa Tıp için çabalamam gerekiyor. Bunun bilgisi, yani çok saçma oldu ama kastettiğim şey şu: bunu biliyor olmak, bu bilgi beni çok üzdü. Kendimi sonsuza kadar burada kalacak gibi hissediyorum. Yani yarın ölüp gidebilirim, hatta şu yazıyı size asla yayınlayamayacak olabilirim ve sabah benimkiler uyandığında beni kucağımda standby’a geçmiş bir laptopla ölü bir hâlde bulabilirler ve yazdığım son yazının bu olduğunu görebilirler. Oha, bu düşünce çok kötüydü. Yani, şu an yaşadığım dünya aslında önemli değil, ne olursa olsun geçip gidecek önemli olan öteki dünyam ama burada da yaşayabilirim. Bu kadar çok güzellik yaratılmışsa, onları neden yaşamayayım değil mi? Çok üzülüyorum, çimenin daha yeşil olduğu yerleri vaat eden gencin bu sefer de bir üniversite imkanı olarak vücut bulduğunu düşünürsek hissettiklerim aynı yani.
Geçenlerde artık az girdiğim diğer msn’ime girdim, bir role play sitesinden tanıştığım –ya da aslında tanışmadığım, öyle beni eklemiş- bir kızın nickinde “HipotRock” yazıyordu. Hipotrak, hipotrak, kelime oyununda bir yanlışlık var diye on-yirmi dakika kadar yanlışlığı bulmaya çalıştıktan sonra ters çevirdiğimizde hiportak olduğu falan filan, sonuç olarak HİPOTRAKın tınısı beni delirtiyor ve şu an hipotrak, hipotrak olarak kafamda yankılanıyor. O kadar iğrenç ki kusmak istiyorum o kelimeyi beynimden.
Sanırım şimdilik aklıma gelenler bunlar ve gerçekten bütün bunları kimse okumuyor ya. Ahahah. Hava da deliler gibi. Sashaslanmısh Makarnasha’yı özledim, sevgili Yiğit, wish you were here.
5.9.09
ortaya karışık
az önce bir arkadaşımın arkadaşının blogunu okudum ve tam bir danielle steel kitabından fırlamış gibi hissettim, hissediyorum. hatta "umut sokağındaki ev"den. çünkü okuduğum tek kitabı o. maeve binchy'nin "italyanca aşk başkadır" adlı dandik kitabının baş karakteri olan, ismini unuttuğum kadın gibi de hissediyor olabilirim. böyle, üzgün ama umutlu falan. üzgün kısmı neden bilmiyorum. ama rahatlamak için streets of love dinliyorum, üzgünsek dibine kadar di mi kanks? cümleye de ama ile başlanmaz. n'apalım, böyle.
yirmi altı eylülde dersanem başlayacak. en son ortaokulda dersaneye gitmiştim. ilköğretim saçmalığına da alışamadım bu arada, ilkokulda da ortaokulda da aynı okuldaydım ama ortaokul ya orası. neyse. sekizinci sınıftayken dersane fena değildi. sadece "fena değil"di. tamam, belki en içten arkadaşımı oradan buldum ve ayrı şehirlerde olmamıza rağmen buluştuğum beş on kişiden falan, ama tek arkadaşla olmuyor. aslında sınıfçak da fena değildik, ama dediğim gibi, belki de sadece sekizinci sınıftan pek hazzetmemişimdir?
yedinci sınıfın başı, tam bir felaketti. daha önce dersaneye gitmemiştim ve gittiğim dersanedeki tek arkadaşım baş düşmanlarım için bana satışı koymak üzereydi, bir ay sonra o dersaneden ayrıldım ve ismiyle sürekli dalga geçilen başka bir dersaneye geçtim. oradaki sınıfımızsa tam bir matraklık abidesiydi, harikaydı, muhteşemdi sanırım. sürekli takıldığım iki çocuk vardı, biriyle geçen sene onun bana aşık olduğunu sandığım için aramız bozuldu. aramızı bozdum ya da. neyse işte. daha çok sevdiğim diğeriyleyse hala konuşuyoruz, fakat hiçbir zaman 'yakın' olmadık. arkadaş bile olmadık hatta bence, tanıdık, konuşdaş? (oha ne salak bir kelime oldu) ama o ikisiyle çok eğleniyordum ve daha çok sevdiğim diğeri beni unutulmuş diyarlar'a başlatan kişidir. buradan teşekkürlerimi iletiyorum, bu blogun adresini asla ve asla benim ellerimden öğrenmeyeceğini bildiğim halde. neyse, sonra o dersaneyi değiştirip sekizinci sınıftaki dersaneme geçtim çünkü daha dindar insanlarla aynı yerde olmaya ihtiyacım vardı. hangi dersaneye geçtiğimi tahmin etmişsinizdir minikler.
şimdi bütün bunları düşününce yeni dersaneme başlamak konusunda muhteşem bir istek duyuyorum. MFKB+G konu anlatımlı kitaplarını verdiler. matematiğe baktım, aslında diğerlerine de baktım da azıcık. geometriyi pek önemsemem zaten, fiziğe bakacak kadar sevmiyorum, kimyayı seviyorum da havamda değilim. biyolojiye baktım, eskiden sistemler konusunu hiç sevmezdim. altıncı sınıfın ikinci döneminde ders çalışmayan bir zındığa dönüştüğüm için sistemler konusunu hiç dinlememiştim, öğretmenimiz de hiç muhteşem sayılmazdı zaten, tuhaf bir adamdı. ve sonra bir daha sekizinci sınıfta öyle hızlı hızlı geçtik ve ben o konuyu o zaman da anlamadım. şimdiyse dokulara, sistemlere bakınca kendimi mussssmutlu hissettim. sanırım biyolojiyi çok seviyorum. bu harika, kimyayı da seviyorum, en azından geçen seneki konuları, ne kadar anamı ağlatmış olsalar da çok sevdim ve anladığımı düşünüyorum. o zaman tıp okuyabilirim, ne hoş değil mi.
neyse, matematik diyordum. matematiğe baktım, karmaşık sayılar. benden istediği şey çok saçma "bak, aslında olmaması gereken saçma sapan bir kavram var ve onu bulmak için her şeyi parçalayıp açabildiğin kadar açacaksın. biz de bu sırada tüm onuncu sınıf bilgilerini kullandığından emin olmaya çalışacağız" diyor resmen. buna rağmen konuyu sevdim, yani işime yarayıp yaramayacağını bilmiyorum ve yaramayacak gibi gözüküyor ama matematiği de seviyorum sanırım. teşekkürler geçen seneki sınıf öğretmenimiz ve matematik öğretmenimiz tom hanks!
dersaneye geri dönmek gerekirse, sınıflarımız üç ile dokuz kişi arasında değişiyormuş. çok fazla insanla eğitim görmeyi pek sevmemişimdir zaten, ama tanışabildiğim kadar yeni kişiyle tanışmak istiyorum sanırım. yani, buraya geleli iki yıl oldu ve iki yıldır tanıdığım tek insanlar "okul arkadaşlarım". yan şubelerdekileri bile iyi tanıdığım söylenemez yahu, en alt seviye olarak "meraba meraba"laştığım kişileri alalım, 30, 30, 30 banko. 120 kişiyi asla ama asla geçmez. tabii bir de internet üzerinden tanıştığım arkadaşlarım var, canlarım mujuların mujusu burdan hepinize. fakat karşıda oturuyorlar işte. az kişiyi tanıyor olmaktan sıkıldım. dersane muhteşem olacakmış gibi bir his var içimde, yanılmıyor olduğuma inanmak istiyorum. ve şu an ona inanıyorum. çünkü inanmak inanmamaktan daha kolay ve artıları hep daha fazla.
welcome to the machine dinliyorum şu an. welcome to the machine deyince aklıma gelen görüntünün çok komik olduğunu fark ettim şimdi, ama gülmedim. hülya koçyiğit'in bir filmi vardı, tam olarak izlemedim hiç, almanya'da bir fabrikada çalışan bir türktü. bir gün karşısına bir makine çıkıyordu, almanca bi şeyler söylüyodu, hülya koçyiğit de onun karşısında durup nein falan diyordu galiba. sonra başı dönüyordu, makine aynı şeyi tekrarlıyordu. mahvettim sahneyi, robotun da hülya koçyiğit'in de ne söylediğini hatırlamıyorum ama çok komikti. filmse genel olarak acıklıydı galiba.
aslında üstteki yedi paragrafı yazmayacaktım başlarken, yazacağım şey tamamen kadınlar ve onların geçmişe bağımlılığıydı. erkeklerde bunu fazla gözlemleyemiyorum ve kesinlikle en doğrusunu yapıyorlar. birçoğumuz değişimi bir türlü kabullenemiyoruz. insanları değiştikleri için suçluyoruz, kendimizi suçluyoruz, aptal olduğumuz için. ama asla ka-bul-len-mi-yo-ruz. aptal olduğumuz için kendimizi suçluyoruz ama as-la geçmişin bugünle alakalı olmadığını söyleyemiyoruz kendimize. bir zamanlar tanıdığımız insanlar, tanıdığımız insanlar olarak kalmıyor, bir yıl önceki ben olmadığım için karşımdaki bana kızabilir mi? 'bir zamanlar'a takılmamalı, kelime öbeğine bakar mısınız, belirli bir aralık bile yok. anıların anı olduğunu ve hep aklınızın en güzel yerinde kalacağını bildiğimizde, değişimin sarsıntısından daha kolay kurtulabiliyoruz. arkamıza bakıp el sallayan hayaller yerine önümüzdeki high hopes ütopyasına bakmak daha iyi değil mi? bazen sorgulamamak, düşünmemek daha sağlıklı ve daha mantıklıdır. bunu kabullendiğinde yaşamak daha rahat oluyor. hem pink floydca, hem queence, the show must go on. ve bu şovu zorla değil isteyerek devam ettirmek hep bizim elimizde. bir şeyleri unut, bir şeyleri yut. önümüzdeki yol tamamen umut.
yirmi altı eylülde dersanem başlayacak. en son ortaokulda dersaneye gitmiştim. ilköğretim saçmalığına da alışamadım bu arada, ilkokulda da ortaokulda da aynı okuldaydım ama ortaokul ya orası. neyse. sekizinci sınıftayken dersane fena değildi. sadece "fena değil"di. tamam, belki en içten arkadaşımı oradan buldum ve ayrı şehirlerde olmamıza rağmen buluştuğum beş on kişiden falan, ama tek arkadaşla olmuyor. aslında sınıfçak da fena değildik, ama dediğim gibi, belki de sadece sekizinci sınıftan pek hazzetmemişimdir?
yedinci sınıfın başı, tam bir felaketti. daha önce dersaneye gitmemiştim ve gittiğim dersanedeki tek arkadaşım baş düşmanlarım için bana satışı koymak üzereydi, bir ay sonra o dersaneden ayrıldım ve ismiyle sürekli dalga geçilen başka bir dersaneye geçtim. oradaki sınıfımızsa tam bir matraklık abidesiydi, harikaydı, muhteşemdi sanırım. sürekli takıldığım iki çocuk vardı, biriyle geçen sene onun bana aşık olduğunu sandığım için aramız bozuldu. aramızı bozdum ya da. neyse işte. daha çok sevdiğim diğeriyleyse hala konuşuyoruz, fakat hiçbir zaman 'yakın' olmadık. arkadaş bile olmadık hatta bence, tanıdık, konuşdaş? (oha ne salak bir kelime oldu) ama o ikisiyle çok eğleniyordum ve daha çok sevdiğim diğeri beni unutulmuş diyarlar'a başlatan kişidir. buradan teşekkürlerimi iletiyorum, bu blogun adresini asla ve asla benim ellerimden öğrenmeyeceğini bildiğim halde. neyse, sonra o dersaneyi değiştirip sekizinci sınıftaki dersaneme geçtim çünkü daha dindar insanlarla aynı yerde olmaya ihtiyacım vardı. hangi dersaneye geçtiğimi tahmin etmişsinizdir minikler.
şimdi bütün bunları düşününce yeni dersaneme başlamak konusunda muhteşem bir istek duyuyorum. MFKB+G konu anlatımlı kitaplarını verdiler. matematiğe baktım, aslında diğerlerine de baktım da azıcık. geometriyi pek önemsemem zaten, fiziğe bakacak kadar sevmiyorum, kimyayı seviyorum da havamda değilim. biyolojiye baktım, eskiden sistemler konusunu hiç sevmezdim. altıncı sınıfın ikinci döneminde ders çalışmayan bir zındığa dönüştüğüm için sistemler konusunu hiç dinlememiştim, öğretmenimiz de hiç muhteşem sayılmazdı zaten, tuhaf bir adamdı. ve sonra bir daha sekizinci sınıfta öyle hızlı hızlı geçtik ve ben o konuyu o zaman da anlamadım. şimdiyse dokulara, sistemlere bakınca kendimi mussssmutlu hissettim. sanırım biyolojiyi çok seviyorum. bu harika, kimyayı da seviyorum, en azından geçen seneki konuları, ne kadar anamı ağlatmış olsalar da çok sevdim ve anladığımı düşünüyorum. o zaman tıp okuyabilirim, ne hoş değil mi.
neyse, matematik diyordum. matematiğe baktım, karmaşık sayılar. benden istediği şey çok saçma "bak, aslında olmaması gereken saçma sapan bir kavram var ve onu bulmak için her şeyi parçalayıp açabildiğin kadar açacaksın. biz de bu sırada tüm onuncu sınıf bilgilerini kullandığından emin olmaya çalışacağız" diyor resmen. buna rağmen konuyu sevdim, yani işime yarayıp yaramayacağını bilmiyorum ve yaramayacak gibi gözüküyor ama matematiği de seviyorum sanırım. teşekkürler geçen seneki sınıf öğretmenimiz ve matematik öğretmenimiz tom hanks!
dersaneye geri dönmek gerekirse, sınıflarımız üç ile dokuz kişi arasında değişiyormuş. çok fazla insanla eğitim görmeyi pek sevmemişimdir zaten, ama tanışabildiğim kadar yeni kişiyle tanışmak istiyorum sanırım. yani, buraya geleli iki yıl oldu ve iki yıldır tanıdığım tek insanlar "okul arkadaşlarım". yan şubelerdekileri bile iyi tanıdığım söylenemez yahu, en alt seviye olarak "meraba meraba"laştığım kişileri alalım, 30, 30, 30 banko. 120 kişiyi asla ama asla geçmez. tabii bir de internet üzerinden tanıştığım arkadaşlarım var, canlarım mujuların mujusu burdan hepinize. fakat karşıda oturuyorlar işte. az kişiyi tanıyor olmaktan sıkıldım. dersane muhteşem olacakmış gibi bir his var içimde, yanılmıyor olduğuma inanmak istiyorum. ve şu an ona inanıyorum. çünkü inanmak inanmamaktan daha kolay ve artıları hep daha fazla.
welcome to the machine dinliyorum şu an. welcome to the machine deyince aklıma gelen görüntünün çok komik olduğunu fark ettim şimdi, ama gülmedim. hülya koçyiğit'in bir filmi vardı, tam olarak izlemedim hiç, almanya'da bir fabrikada çalışan bir türktü. bir gün karşısına bir makine çıkıyordu, almanca bi şeyler söylüyodu, hülya koçyiğit de onun karşısında durup nein falan diyordu galiba. sonra başı dönüyordu, makine aynı şeyi tekrarlıyordu. mahvettim sahneyi, robotun da hülya koçyiğit'in de ne söylediğini hatırlamıyorum ama çok komikti. filmse genel olarak acıklıydı galiba.
aslında üstteki yedi paragrafı yazmayacaktım başlarken, yazacağım şey tamamen kadınlar ve onların geçmişe bağımlılığıydı. erkeklerde bunu fazla gözlemleyemiyorum ve kesinlikle en doğrusunu yapıyorlar. birçoğumuz değişimi bir türlü kabullenemiyoruz. insanları değiştikleri için suçluyoruz, kendimizi suçluyoruz, aptal olduğumuz için. ama asla ka-bul-len-mi-yo-ruz. aptal olduğumuz için kendimizi suçluyoruz ama as-la geçmişin bugünle alakalı olmadığını söyleyemiyoruz kendimize. bir zamanlar tanıdığımız insanlar, tanıdığımız insanlar olarak kalmıyor, bir yıl önceki ben olmadığım için karşımdaki bana kızabilir mi? 'bir zamanlar'a takılmamalı, kelime öbeğine bakar mısınız, belirli bir aralık bile yok. anıların anı olduğunu ve hep aklınızın en güzel yerinde kalacağını bildiğimizde, değişimin sarsıntısından daha kolay kurtulabiliyoruz. arkamıza bakıp el sallayan hayaller yerine önümüzdeki high hopes ütopyasına bakmak daha iyi değil mi? bazen sorgulamamak, düşünmemek daha sağlıklı ve daha mantıklıdır. bunu kabullendiğinde yaşamak daha rahat oluyor. hem pink floydca, hem queence, the show must go on. ve bu şovu zorla değil isteyerek devam ettirmek hep bizim elimizde. bir şeyleri unut, bir şeyleri yut. önümüzdeki yol tamamen umut.
when anger shows
the moody blues'a hayallerimi suya düşürmediği için teşekkür ederim.
ÇM(17)'ye onunla konuşmanın çok zor olduğunu ve blogumla günlüğüme anlatmaktan farkının olmadığını, hatta günlüğe yazarken daha rahat olduğum için ona yeğlediğimi söyledim. sitem etmediğimi, sadece usandığımı söyledim.
o da bana mail'ı tekrar bi oku bakalım, ayrıca cidden üşeniyorum hayatım çok hızlı ve sana sadece boş zamanlarımda yazabiliyorum eskisi kadar rahat değilim dedi.
sitem görmemiş sanırım. gerçek bir sitem şöyle olurdu:
"seni gerizekalı. demek 'cidden' üşeniyorsun? bi insana onunla konuşmaya üşendiğini söylememen gerektiğini anlayamayacak kadar salak mısın? yani, konuşmaya üşeniyorum ve sana sadece boş zamanlarımda dönüyorum dedin yaa! lütfettin, teşekkür ederim *_* bana boş zamanlarında dönüyorsun, kendimi ne kadar harika hissettim sana anlatamam. ayrıca, eminim yemekten sonra yine derslerinin başına oturuyorsundur canım! yemekten sonra yatana kadar bilgisayar başındasın, kimi kandırıyorsun? boş vakitler ha. git yol yordam öğren ya, gerçekten. evet blogumu sana tercih ediyorum, en azından onu okuyup senden bin kat daha iyi yorum yapan bir iki kişi var. ha bi de sonradan msnde konuşurken birden çıkıp gidince trip atıyosun dememe 'çok yorgundum ayıp olmasın diye 5 dk daha durdum' diyebildin ya, oha. ayıp olmasın diye :) ovv oii oii ashqum benm ichn 5 dq dha durmsss :] git allasen."
evet, sanırım böyle olurdu.
ÇM(17)'ye onunla konuşmanın çok zor olduğunu ve blogumla günlüğüme anlatmaktan farkının olmadığını, hatta günlüğe yazarken daha rahat olduğum için ona yeğlediğimi söyledim. sitem etmediğimi, sadece usandığımı söyledim.
o da bana mail'ı tekrar bi oku bakalım, ayrıca cidden üşeniyorum hayatım çok hızlı ve sana sadece boş zamanlarımda yazabiliyorum eskisi kadar rahat değilim dedi.
sitem görmemiş sanırım. gerçek bir sitem şöyle olurdu:
"seni gerizekalı. demek 'cidden' üşeniyorsun? bi insana onunla konuşmaya üşendiğini söylememen gerektiğini anlayamayacak kadar salak mısın? yani, konuşmaya üşeniyorum ve sana sadece boş zamanlarımda dönüyorum dedin yaa! lütfettin, teşekkür ederim *_* bana boş zamanlarında dönüyorsun, kendimi ne kadar harika hissettim sana anlatamam. ayrıca, eminim yemekten sonra yine derslerinin başına oturuyorsundur canım! yemekten sonra yatana kadar bilgisayar başındasın, kimi kandırıyorsun? boş vakitler ha. git yol yordam öğren ya, gerçekten. evet blogumu sana tercih ediyorum, en azından onu okuyup senden bin kat daha iyi yorum yapan bir iki kişi var. ha bi de sonradan msnde konuşurken birden çıkıp gidince trip atıyosun dememe 'çok yorgundum ayıp olmasın diye 5 dk daha durdum' diyebildin ya, oha. ayıp olmasın diye :) ovv oii oii ashqum benm ichn 5 dq dha durmsss :] git allasen."
evet, sanırım böyle olurdu.
3.9.09
nightrider
the moody blues albümleri indireceğim. tüm şarkılarının bi "melancholy man" ya da "nights in white satin" kadar harika olmasını istiyorum. pıliğz. şimdi de camel'dan "earthrise" çalıyor.
o kadar zengin bir bebe olmak isterdim ki aileme şımarıp piyano çalmak istiyorueaeuaaeam! diye bağırdığımda bana yamaha kuyruklu bir piyano almaktan hiç kaçınmasındılar. cümle saçma oldu ama sevgili okurcuğumun beni anladığını düşünüyorum.
ya, böyle işte.
o kadar zengin bir bebe olmak isterdim ki aileme şımarıp piyano çalmak istiyorueaeuaaeam! diye bağırdığımda bana yamaha kuyruklu bir piyano almaktan hiç kaçınmasındılar. cümle saçma oldu ama sevgili okurcuğumun beni anladığını düşünüyorum.
ya, böyle işte.
31.8.09
29.8.09
:)
dün gece biriyle konuşurken çok mutlu olduğumu söyledim.
ve ardından, rüyamda, ablam bana sinirlenip neyin var mutsuz musun diye sordu, ve ben EVET ÇOK MUTSUZUM! diye bağırdım, ağlamaya başladım. ağlayarak uyandım.
bu ne?
ve ardından, rüyamda, ablam bana sinirlenip neyin var mutsuz musun diye sordu, ve ben EVET ÇOK MUTSUZUM! diye bağırdım, ağlamaya başladım. ağlayarak uyandım.
bu ne?
28.8.09
aksakal
rüyamda ilkokuldan arkadaşlarımla aynı sınıftaydım ve fizikçi tarih sınavı yapacaktı, ama biyolojici gibi konuşuyordu. aslında başlangıçta biyolojiciydi de sonra fizikçiye dönüştü. eski sınıfımın ikizleri acayip derecede çalışmışlardı sınav için ve ben hiçbir şekilde çalışmamıştım, 1 saat çalışma iznimiz vardı, ilk dersi ve ikinci dersin yirmi dakikasını veriyordu yani fizikçi-tarihçi. sonra ben ikizlerden doğuhan isimli olanın notlarını alıyordum ve ibrahim'le bir anlaşmazlık oluyordu notlar konusunda, sonuç olarak birlikte yazmaya başlıyorduk ve ikinci derse girdiğimizde harıl harıl not geçirip ara sıra "aa ben bunları biliyorum ya" derken birden milli güvenlikçi geliyordu ve sınav yapacağını söylüyordu. biz panik, ahaha şaka yapıyor değil mi falan diyorduk. şimdiki sınıf arkadaşlarımdan FDK'nin üzerinde çok güzel mavi bir kaban vardı bu arada, her zamanki gibi derse geç gelmişti. neyse, biz fizikçitarihçihanım iptal ettirir diye düşünürken kadın "çıkardığınız notları getirin, imzalayacağım, sınavın yerine geçecek" diyordu. ben de paniktelaşheyecan modunda son yazacaklarımı yazıyordum, sonra hocanın yanına gidiyordum. hoca yıldız atıyordu milletin notlarına, sonra ben elimdeki notu hocaya uzattım, ama elimdeki not pelikan silgilerden birinin üzerine yazılmış birkaç bir şeyden ibaretti. hoca yarım kalan bir cümlemi görüp okudu, ramazanın başlangıcında okumaya niyetlendiğim bi surede kaldığım yeri yazmışım not-silgi nin üzerine. fizikçitarihçihanıma söyleyince güldü, silgime yıldızını attı. sonra ben de sınıftan çıktım *milli güvenlik sınavı olacaktık oysaki* acaba bu yıldız 100 yerine mi geçti şimdi? diye düşünerek. o kadar.
burası da rüyablogu oldu.
burası da rüyablogu oldu.
27.8.09
hayat, evren ve her şey
şu an hayat, evren ve her şey hakkında bir yazı yazmak istiyorum.
ama kafamda o kadar çok şey dolanacak ve ellerim onları yazmaktan öylesine uzakta olacak ki, yazacağım tek şey;
42, aeaheahea.
olacak.
ama kafamda o kadar çok şey dolanacak ve ellerim onları yazmaktan öylesine uzakta olacak ki, yazacağım tek şey;
42, aeaheahea.
olacak.
bana bakın sosyal aktivite kelebeği gençlik;
sizden nefret ediyorum lan!
ayrıca hepiniz çok saygısızsınız. oruçlu adama yemek yediğinizi söylememeniz gerektiğini kimse öğretmedi mi? inanmayın ama bari saygı duyun lan! saygı da duymuyorsanız duyuyormuş gibi yapın, zira hayat ve insan ilişkilerinin düzgün devamlılığı buna bağlıdır.
çok sinirliyim lan, çok sinirliyim hepinize. valla bak. uzak diyarlara gidip hayatımın geriye kalanını internetten bihaber bi münzevi olarak geçirmek istiyorum, dünyanın en yobaz insanı olmak istiyorum, amishlerin köylerinden birinde onlarla birlikte yaşamak istiyorum lan. AY!
ben mevlana değilim, adam olun öyle gelin abisi.
sizden nefret ediyorum lan!
ayrıca hepiniz çok saygısızsınız. oruçlu adama yemek yediğinizi söylememeniz gerektiğini kimse öğretmedi mi? inanmayın ama bari saygı duyun lan! saygı da duymuyorsanız duyuyormuş gibi yapın, zira hayat ve insan ilişkilerinin düzgün devamlılığı buna bağlıdır.
çok sinirliyim lan, çok sinirliyim hepinize. valla bak. uzak diyarlara gidip hayatımın geriye kalanını internetten bihaber bi münzevi olarak geçirmek istiyorum, dünyanın en yobaz insanı olmak istiyorum, amishlerin köylerinden birinde onlarla birlikte yaşamak istiyorum lan. AY!
ben mevlana değilim, adam olun öyle gelin abisi.
26.8.09
bu ne ya
sadece tek bir "öptüm" kelimesi, üstelik 'optm' olarak yazılmış. neden bu kadar heyecanlandırdı ki? daha önce hiç kullanmadın diye mi? aşayım kendimi, ama aşka gelmek konusundan o kadar emin değilim. uzak durur musun, lütfen?
up and down
dün gece mesaj attım. "özledim ya." dedim. cevap yok. olsun. cevap beklemedim ben, gerçekten özlemiştim. özledim. özlüyorum.
not: tam başlık yazacakken telefonuma baktım ve cevap vardı. ama özlemekle alakalı hiçbir şey yoktu. sitem mi sandı acaba? belki özlememiştir.
not: tam başlık yazacakken telefonuma baktım ve cevap vardı. ama özlemekle alakalı hiçbir şey yoktu. sitem mi sandı acaba? belki özlememiştir.
kurt, hilal, kırık bardak, gargoyle
neden hep inanmadığımız/desteklemediğimiz görüşe çamur atarız? yani tamam, mizah da buna dayalı ve mizah seviliyor... ama bu çok çirkin.
gelmeyecek gelecek
blogger.com yazacakken sourtimes.org'un sou kısmını yazdıktan sonra kendine gelip silmek, neyin nesidir ya?
az önce 2 gündür dinlemekten özenle kaçındığım şarkıyı dinledim. olası bir geleceğimi kaybetmiş gibi hissediyorum. yani "oh hayır hayatımın şansını kaybettim ve bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!" kadar dramatik bir şey değil; ama ne bileyim, kısa süreli mutluluk bombası olabilirdi. hatta ne bileyim, uzun süreli bile olabilirdi.
'come along, come along with me' dedikçe şarkıda, önündeki daha yeşil çimenlerin, daha parlak ışıkların, daha güzel tatların olduğu dünyaya arkasını dönmüş bana elini uzatan gencin görüntüsü geliyor gözümün önüne ve sonra genç kayboluyor, çünkü gitmedim. affetmek kolaydı, eskisi gibi olmak, hatta daha iyi bile olmak kolaydı, belki ne o ne de ben harika olmayacaktık ama bi şekilde yaşanan anlar harika yapılabilirdi? gönül, ota da, gübreye de işte-ama Kurdî'nin de söylediği gibi, gübre de çok işe yarar. yarayabilirdi, değil mi? öf neyse. şu an dinlediğim şarkının sözleriyle bitirelim:
it's so easy to love, it's so easy to hate,
it takes strength to be gentle and kind.
iyi sabahlar!
az önce 2 gündür dinlemekten özenle kaçındığım şarkıyı dinledim. olası bir geleceğimi kaybetmiş gibi hissediyorum. yani "oh hayır hayatımın şansını kaybettim ve bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!" kadar dramatik bir şey değil; ama ne bileyim, kısa süreli mutluluk bombası olabilirdi. hatta ne bileyim, uzun süreli bile olabilirdi.
'come along, come along with me' dedikçe şarkıda, önündeki daha yeşil çimenlerin, daha parlak ışıkların, daha güzel tatların olduğu dünyaya arkasını dönmüş bana elini uzatan gencin görüntüsü geliyor gözümün önüne ve sonra genç kayboluyor, çünkü gitmedim. affetmek kolaydı, eskisi gibi olmak, hatta daha iyi bile olmak kolaydı, belki ne o ne de ben harika olmayacaktık ama bi şekilde yaşanan anlar harika yapılabilirdi? gönül, ota da, gübreye de işte-ama Kurdî'nin de söylediği gibi, gübre de çok işe yarar. yarayabilirdi, değil mi? öf neyse. şu an dinlediğim şarkının sözleriyle bitirelim:
it's so easy to love, it's so easy to hate,
it takes strength to be gentle and kind.
iyi sabahlar!
i see dead people
rüyamda babam olduğunu düşündüğüm bir adam beni eski evimizdeki odama kilitliyordu. ben de kilit altında kalışın bilmemkaçıncı gününde dayanamayıp camdan bir şekilde kaçıyordum(odam üçüncü kattaydı). akşam eve babamdan önce dönmeye çalışıyordum ve evin girişine geldiğimde odamın 3. katta olduğunu hatırlayıp panikliyordum. sonra giriş katındaki mutfak penceresinin açık olduğunu fark edip zar zor ordan giriyordum-zar zor, çünkü o cam hemen lavabonun evyesine çıkıyor ve kapıda kaldığım zamanlarda ordan girmeye çalışırken bi şeylere basmamak için az uğraşmadım ben. O değil, oraya bulaşık, yemek falan koyuyorduk biz ya. Neyse, ailenin kirli çamaşırlarının ya da kirli evyelerinin ortaya dökülme vakti değil. Girip evyeden yere atlayınca babamın o evi sattıktan sonra aldığı ve şu an yaşadığı diğer evin mutfağına çıkıyordum. sonra babam geliyordu, gayet normal karşılıyordu beni, odamda kilitli olmam gerektiği hâlde. normal babam oluyordu yani. sonra o "an" atlandı, bu sefer ablamı ve annemi yine babamın yaşadığı evde gördüm. ablam banyo yapacaktı ve onun ardından da ben banyo yapacaktım; ama banyo yaparken banyoda onunla birlikte Mags Newbie'nin hayaletinin olduğunu söylüyordu. sonra ben banyoya giriyordum ve Mags Newbie orada olduğu için -bir hayalet olduğu için değil, onun gözünün önünde banyo yapmam gerektiği için, hayalet oluşunu çok normal karşıladım- rahat edemiyordum, filanssss. bugün ablamın ardından duş aldım, ama Mags ortalarda yoktu.
not: Mags Newbie, Sims 3'te bir karakter(Bob Newbie'nin annesi), dün Newbie'leri oynuyordum ve her gece Robert & Mags Newbie çiftinin hayaletleri çıkıp toddler kızımla ksilofonun başında eğlendiler, yemek yediler, uyudular, tuhaf sesler çıkartıp eşyaların içine girdiler, sinir ettiler beni salaklar. mezarlarınızı inventory'ye atmasını da biliyorum ben sizin, efendi olun lan. bahçede yer verdik tepemize çıktınız.
not: Mags Newbie, Sims 3'te bir karakter(Bob Newbie'nin annesi), dün Newbie'leri oynuyordum ve her gece Robert & Mags Newbie çiftinin hayaletleri çıkıp toddler kızımla ksilofonun başında eğlendiler, yemek yediler, uyudular, tuhaf sesler çıkartıp eşyaların içine girdiler, sinir ettiler beni salaklar. mezarlarınızı inventory'ye atmasını da biliyorum ben sizin, efendi olun lan. bahçede yer verdik tepemize çıktınız.
24.8.09
sızdırmaz bariyerler, 3 katlılar.
sevgili blog,
Ç.M.'nin geri dönüşünün ardından ona karşı duyduğum her neyse, zamanla azaldı ve bitti. ve şimdi yine bir şeylerin üzüntüsündeyim, bilmiyorum monoton hayatım mı bunun sebebi yoksa aile yakınlarımızdan birinin çocuklarından birini kafamdan atamıyor olmamdan dolayı mı? aramızda 1000den daha fazla kilometre var, ve eminim aramızda 1 metre varken de sadece 1000 kilometre olması için çok uğraşmam gerekirdi, gerekir(talking to you from the other side of a wall in my mind, and it's clear that you're near to me). eminim iyi anlaşırdık, ama bir kardeş olarak görülürken ne kadar kolay ki bu. hiç değil.
bak, fiziksel açıdan duygusal yükümü hiçbir şekilde atamazken bu kadar dolmam hiç güzel değil tamam mı? böyle olsun istemiyorum. sinüslerime vuruyor. gözlerimden akıp gitmesi gerekir. ziyadesiyle salak hissediyorum, hayır demeyi beceremeyenlerin kurduğu zoraki yakınlığa bile seviniyorum. bu ne? kafamdakileri şöyle atsam, hepsini bir şekilde. utanırım üzüntümü reelde yaşamaya, insanların karşısında olmuyor. ama çözülmem gerek? kafamı bilgisayar ekranından kaldırmalıyım ve yastığa gömmeliyim belki de. ağlayabilseydim gömerdim. hepsi bu fiziksel olarak bütünüyle hissizlikten dolayı. bu gece nerede yatacağım yahu, yatağımın üstü ıvır zıvır dolu, salonda da yer yok. mutfakta sabahlayıp milletin 8 gibi gitmesini bekleyip yatsam mı. üşengeçlikten, darlıktan, sıkıntıdan sıkıldım. kendimden sıkıldım.
Ç.M.'nin geri dönüşünün ardından ona karşı duyduğum her neyse, zamanla azaldı ve bitti. ve şimdi yine bir şeylerin üzüntüsündeyim, bilmiyorum monoton hayatım mı bunun sebebi yoksa aile yakınlarımızdan birinin çocuklarından birini kafamdan atamıyor olmamdan dolayı mı? aramızda 1000den daha fazla kilometre var, ve eminim aramızda 1 metre varken de sadece 1000 kilometre olması için çok uğraşmam gerekirdi, gerekir(talking to you from the other side of a wall in my mind, and it's clear that you're near to me). eminim iyi anlaşırdık, ama bir kardeş olarak görülürken ne kadar kolay ki bu. hiç değil.
bak, fiziksel açıdan duygusal yükümü hiçbir şekilde atamazken bu kadar dolmam hiç güzel değil tamam mı? böyle olsun istemiyorum. sinüslerime vuruyor. gözlerimden akıp gitmesi gerekir. ziyadesiyle salak hissediyorum, hayır demeyi beceremeyenlerin kurduğu zoraki yakınlığa bile seviniyorum. bu ne? kafamdakileri şöyle atsam, hepsini bir şekilde. utanırım üzüntümü reelde yaşamaya, insanların karşısında olmuyor. ama çözülmem gerek? kafamı bilgisayar ekranından kaldırmalıyım ve yastığa gömmeliyim belki de. ağlayabilseydim gömerdim. hepsi bu fiziksel olarak bütünüyle hissizlikten dolayı. bu gece nerede yatacağım yahu, yatağımın üstü ıvır zıvır dolu, salonda da yer yok. mutfakta sabahlayıp milletin 8 gibi gitmesini bekleyip yatsam mı. üşengeçlikten, darlıktan, sıkıntıdan sıkıldım. kendimden sıkıldım.
stupid boy
she laid her heart and soul right in your hands, and you stole her every dream and you crushed her plans.
bilmediğim ya da bilinçaltımın derinliklerindeyken yüzeye çıkmasından hiç hoşlanmayacağım birilerine.
bilmediğim ya da bilinçaltımın derinliklerindeyken yüzeye çıkmasından hiç hoşlanmayacağım birilerine.
22.8.09
na na na
tell me baby, what's your story?
where you come from and where you wanna go this time?
tell me lover, are you lonely?
the thing we need is never all that hard to find.
where you come from and where you wanna go this time?
tell me lover, are you lonely?
the thing we need is never all that hard to find.
tekrar merhaba sevgili blog. sabahtan beri bilgisayarın başındayım ve gözlerim kan çanağına döndü, ve yapabileceğim daha iyi şeyler var ama yapmayacağım. ne üzücü! keşke yapabileceğim daha iyi olan şeyleri yapsam. iftara iki dakika kala saatlerdir aç olmanın etkisiyle sanırım fazla duygulanmışım. günlerdir bir sürü albüm indirdim. aslında bugünün internette son günüm olması gerekiyordu, kendime söz vermiştim ama daha dün arkadaşım alice'le ortak bir blog açtık. hiç niyetim yok galiba. okul başladığında derslerim yine istediğim gibi olmayacak. bu işleri bırakıp kocaya kaçayım en iyisi ben. okumak da neymiş. zengin birileri bulunur değil mi? of, yapabileceğim çok şey varken burda saçmalıyor olmaktan kendimi alamamam çok üzücü. siz de benim için üzülüyor musunuz sevgili okuyucular?
american dream
şu sağ üst köşedeki remember when zımbırtısını hiç beğenmedim, ama sorun değil. senin için sorun mu, sevgili okur? tabii ki değiiiil :))))
bu sabah uykumdan "svenja, svenja" diye bağıran bir adamın çığlıklarının yavaşça çekiç seslerine dönüşmesiyle uyandım. çekicin ritmine göre svenja diyormuş adam da meğer rüyamda. rüyaya geçmek gerekirse, dün akşam on beş dakika kadar izlediğim pek güzel cold case bölümüne buradan selam ederekten başlıyorum:
öncelikle bölümün izlediğim kısmının özetini geçeyim; ırakta savaşan bir amerikan askeri kadın -ki bu kadın ben olacağım- ve cephede birlikte savaştığı ve ölümden kurtardığı bir adam -ismini unuttum o yüzden ona charlie diyeceğiz çünkü lost'taki charlie'yi hatırlatıyordu- ülkelerine geri gönderilirler. benim kolum kopmuştur, charlie'ninse bacağı. ama rüyamdaki charlie'nin gözü kör olmuş olacak. hı bi de frank var. cephede onlarla birlikte savaşan ama ölen adam. en son frank'in eşi, beni frank'in ölümünden sorumlu tutuyordu. benim ölümüm araştırılıyordu. sonra reklam girdi kapattık ben bilgisayara geçtim falan.
rüyamda frank'in ölümüne neden olan kazanın olduğu yere geri dönüyorduk charlie ile birlikte. charlie'yi ne şekilde kurtardığımı gösterecek bir flashback oluyor. kazayı yaptığım ana dönüyoruz, arkamda sürdüğüm kamyon yanıyor, etraf alevlerden görülmüyor. karşımdaki alevlerin arasından charlie çıkageliyor, bana bakıyor, yüzünde birden psikopat bir gülümseme beliriyor. elindeki çakmağı çakıyor-ve vücudunun sağ yarısı alev alıyor. haykırıyorum ve bir şekilde alevlerin arkasındaki gölümsü yere onu atlatıyorum *burda 'gazyağının ateşi suyla sönmez ki?' diye düşündüm rüyamda da, ama söndü* ve ardından ingilizce konuşmaya başlıyorum, charlie'ye vücudunun sağ yarısının us, sol yarısının them olduğunu söylüyorum, yin yang hesabı. gözü orada kör oluyor. sonra flashbackten çıkıyoruz. ben charlie'ye frank'in öldüğü yeri bilip bilmediğini soruyorum ve beni frank'in cesedine götürüyor. hiç bozulmamış, aheahea rüyadaki tutarsızlığı şimdi fark ettim, hiç bozulmamış ceset sadece yaşlanmış. cesetle oynadım, öğk. sonra farklı bir çatışmanın sesleri geldi ve ben korkmaya başladım, charlie'yse yok artık lebron james modundaydı, ama gerçekten ırak'ta başka bir çatışma vardı, bu sefer de japonlarla savaşıyorlardı. ırakta. sonra ben, hem kendimin hem de japonların muhtelif üslerini yöneten muhtelif kişilerin gözünden izlemeye başladım rüyayı, onlar bizi öldürmek için arıyorlar, biz onları kurtulmak için arıyoruz, bir kovalamacadır gidiyor. kendime söylemek istiyorum dur, göründüğün anda tetiğe basılacak öleceksiniz. ama söyleyemiyorum. sonra en bi kral üssün olduğu düzlüğe uzay aracıyla bir adam iniyor, meğer amerikadan büyükelçi gelmiş. bizim masum olduğumuzu söylüyor. sonra uzay aracı büyükelçinin kontrolünde olmadan kalkışa geçiyor, büyükelçi bizim nerde olduğumuzu söylüyor uzay aracı yukarıya doğru onu çekerken: "svenjaaa, svenjaaaaaa!..."
ve sonra uyandım. dets ol folks.
bu sabah uykumdan "svenja, svenja" diye bağıran bir adamın çığlıklarının yavaşça çekiç seslerine dönüşmesiyle uyandım. çekicin ritmine göre svenja diyormuş adam da meğer rüyamda. rüyaya geçmek gerekirse, dün akşam on beş dakika kadar izlediğim pek güzel cold case bölümüne buradan selam ederekten başlıyorum:
öncelikle bölümün izlediğim kısmının özetini geçeyim; ırakta savaşan bir amerikan askeri kadın -ki bu kadın ben olacağım- ve cephede birlikte savaştığı ve ölümden kurtardığı bir adam -ismini unuttum o yüzden ona charlie diyeceğiz çünkü lost'taki charlie'yi hatırlatıyordu- ülkelerine geri gönderilirler. benim kolum kopmuştur, charlie'ninse bacağı. ama rüyamdaki charlie'nin gözü kör olmuş olacak. hı bi de frank var. cephede onlarla birlikte savaşan ama ölen adam. en son frank'in eşi, beni frank'in ölümünden sorumlu tutuyordu. benim ölümüm araştırılıyordu. sonra reklam girdi kapattık ben bilgisayara geçtim falan.
rüyamda frank'in ölümüne neden olan kazanın olduğu yere geri dönüyorduk charlie ile birlikte. charlie'yi ne şekilde kurtardığımı gösterecek bir flashback oluyor. kazayı yaptığım ana dönüyoruz, arkamda sürdüğüm kamyon yanıyor, etraf alevlerden görülmüyor. karşımdaki alevlerin arasından charlie çıkageliyor, bana bakıyor, yüzünde birden psikopat bir gülümseme beliriyor. elindeki çakmağı çakıyor-ve vücudunun sağ yarısı alev alıyor. haykırıyorum ve bir şekilde alevlerin arkasındaki gölümsü yere onu atlatıyorum *burda 'gazyağının ateşi suyla sönmez ki?' diye düşündüm rüyamda da, ama söndü* ve ardından ingilizce konuşmaya başlıyorum, charlie'ye vücudunun sağ yarısının us, sol yarısının them olduğunu söylüyorum, yin yang hesabı. gözü orada kör oluyor. sonra flashbackten çıkıyoruz. ben charlie'ye frank'in öldüğü yeri bilip bilmediğini soruyorum ve beni frank'in cesedine götürüyor. hiç bozulmamış, aheahea rüyadaki tutarsızlığı şimdi fark ettim, hiç bozulmamış ceset sadece yaşlanmış. cesetle oynadım, öğk. sonra farklı bir çatışmanın sesleri geldi ve ben korkmaya başladım, charlie'yse yok artık lebron james modundaydı, ama gerçekten ırak'ta başka bir çatışma vardı, bu sefer de japonlarla savaşıyorlardı. ırakta. sonra ben, hem kendimin hem de japonların muhtelif üslerini yöneten muhtelif kişilerin gözünden izlemeye başladım rüyayı, onlar bizi öldürmek için arıyorlar, biz onları kurtulmak için arıyoruz, bir kovalamacadır gidiyor. kendime söylemek istiyorum dur, göründüğün anda tetiğe basılacak öleceksiniz. ama söyleyemiyorum. sonra en bi kral üssün olduğu düzlüğe uzay aracıyla bir adam iniyor, meğer amerikadan büyükelçi gelmiş. bizim masum olduğumuzu söylüyor. sonra uzay aracı büyükelçinin kontrolünde olmadan kalkışa geçiyor, büyükelçi bizim nerde olduğumuzu söylüyor uzay aracı yukarıya doğru onu çekerken: "svenjaaa, svenjaaaaaa!..."
ve sonra uyandım. dets ol folks.
20.8.09
halüsinasyonlar
az önce windows media player'dan başka bir pencereye geçerken wmp'nin ekranında büyük (hem büyük, hem büyük) harflerle canımın ne kadar acıdığını görmüyor musun ya da can acısıyla ilgili bir şeyler yazdığını gördüm. sonra tekrar açtım ve her şey normaldi, the veils'tan it hits deep (it hits deep but it does me no harm...) çalıyordu.
neden ki?
neden ki?
fat bottomed girls
eve temizliğe gelen hanımın kızının kot bedeni 27, ve benim kot bedenim 31.
Fat bottomed girls you make the rockin world go round...
seni koca kıçlı şişko.
Fat bottomed girls you make the rockin world go round...
seni koca kıçlı şişko.
19.8.09
hamburg song
I don't wanna be adored
Don't wanna be first in line
Or make myself heard
I'd like to bring a little light
To shine a light on your life
To make you feel loved
No, don't wanna be the only one you know
I wanna be the place you call home
I lay myself down
To make it so, but you don't want to know
I give much more
Than I'd ever ask for
Will you see me in the end
Or is it just a waste of time
Trying to be your friend
To shine, shine, shine
Shine a little light
Shine a light on my life
And warm me up again
Fool, I wonder if you know yourself at all
You know that it could be so simple
I lay myself down
To make it so, but you don't want to know
You take much more
Than I'd ever ask for
Say a word or two to brighten my day
Do you think that you could see your way
To lay yourself down
And make it so, but you don't want to know
You take much more
Than I'd ever ask for
Don't wanna be first in line
Or make myself heard
I'd like to bring a little light
To shine a light on your life
To make you feel loved
No, don't wanna be the only one you know
I wanna be the place you call home
I lay myself down
To make it so, but you don't want to know
I give much more
Than I'd ever ask for
Will you see me in the end
Or is it just a waste of time
Trying to be your friend
To shine, shine, shine
Shine a little light
Shine a light on my life
And warm me up again
Fool, I wonder if you know yourself at all
You know that it could be so simple
I lay myself down
To make it so, but you don't want to know
You take much more
Than I'd ever ask for
Say a word or two to brighten my day
Do you think that you could see your way
To lay yourself down
And make it so, but you don't want to know
You take much more
Than I'd ever ask for
18.8.09
uykusuz, aksi, nalet
ne zaman karşıma normalden farklı bir değer göstereceğim biri çıksa o kadar sıkıcı düşünceler saldırıyor ki beynime, hiç zevk alamıyorum. sadece ve sadece ilk aşkımı mutlu yaşamıştım, ilerisi için kötü hiçbir şey düşünmeden. şimdiyse acı bile duyamıyorum. bir zamanlar üzülür, ağlardım. şimdiyse nefret edip gurur yapıyorum ve unutuyorum. unutuyorum!
neden bu kadar kolaylaştı her şey, hızlandı? başlarken bile 'ne saçma, bitecek' demek ne kadar da yorucu! birinden hoşlanacakken kendimi sorgulamaktan o kadar bıktım ki. sadece âşık olduğumu düşünüp onlarla evleneceğim günün hayallerini falan kurmak istiyorum. oysa şimdi her şey ziyadesiyle boş! pırıltılı ambalajının altında kutunun boş çıkması gibi. mutlaka biteceğini düşündüğüm bir şeye başlayamam, iyianılarkalıryaşasınaşk :) insanı değilim.
tek insana adamak varken kendini bu kadar çok kişiye ne gerek var? ancak böyle olduğunda da doğru kişiyi asla bulamamaktan ölesiye korkuyorum işte. sevgili marslılara olan inancımı öylesine kaybettim ki. onlara kendimi istetmem ve aynı anda onları yönettiğimin farkına bile varamayacak kadar salak olduklarını yüzlerine vurmamam gerekiyorsa, onlar ne yapıyor yahu? pembe panjurlu ev hayalleri yerine karakter değişimlerinin yol ayrımında sınıfta kalma kâbusları görüyorum.
sıkıldım! biri bana bütün bu söylediklerimi yutturabilir mi?
neden bu kadar kolaylaştı her şey, hızlandı? başlarken bile 'ne saçma, bitecek' demek ne kadar da yorucu! birinden hoşlanacakken kendimi sorgulamaktan o kadar bıktım ki. sadece âşık olduğumu düşünüp onlarla evleneceğim günün hayallerini falan kurmak istiyorum. oysa şimdi her şey ziyadesiyle boş! pırıltılı ambalajının altında kutunun boş çıkması gibi. mutlaka biteceğini düşündüğüm bir şeye başlayamam, iyianılarkalıryaşasınaşk :) insanı değilim.
tek insana adamak varken kendini bu kadar çok kişiye ne gerek var? ancak böyle olduğunda da doğru kişiyi asla bulamamaktan ölesiye korkuyorum işte. sevgili marslılara olan inancımı öylesine kaybettim ki. onlara kendimi istetmem ve aynı anda onları yönettiğimin farkına bile varamayacak kadar salak olduklarını yüzlerine vurmamam gerekiyorsa, onlar ne yapıyor yahu? pembe panjurlu ev hayalleri yerine karakter değişimlerinin yol ayrımında sınıfta kalma kâbusları görüyorum.
sıkıldım! biri bana bütün bu söylediklerimi yutturabilir mi?
keşke.
*
edit: Geçmişinizde kapanmayan hesap nedir testi sonucum;
Geçmiş İlişkiniz
Hayatınızda ilk defa, aşkı bulduğunuzu düşünmüşsünüz, ilk defa birisi için 'o olmazsa yaşam çok tatsız olur demişsiniz' ve ne yazık ki o bir şekilde hayatınızdan çıkıp gitmiş. Ama isteyerek, ama onun da elinde olmayan sebeplerle sizi yapayalnız bırakmış ve hayatınızdan çıkıp gitmiş. Onun yerine koyacak birisini bulmak o kadar zor ve o kadar imkansız gibi gözüküyor ki size karşınıza çıkan her insanda hala onu arıyorsunuz. Bugün Leman Sam'ın "Anladım ki hiç kimse sen değil!" şarkısını son bir kez dinleyin ve hayatınızda yeni bir sayfa açın. Hayatınızın başrolünde siz varsınız, yardımcı oyuncular sandığınız kadar da vazgeçilmez değiller.
Tesadüf?
Geçmiş İlişkiniz
Hayatınızda ilk defa, aşkı bulduğunuzu düşünmüşsünüz, ilk defa birisi için 'o olmazsa yaşam çok tatsız olur demişsiniz' ve ne yazık ki o bir şekilde hayatınızdan çıkıp gitmiş. Ama isteyerek, ama onun da elinde olmayan sebeplerle sizi yapayalnız bırakmış ve hayatınızdan çıkıp gitmiş. Onun yerine koyacak birisini bulmak o kadar zor ve o kadar imkansız gibi gözüküyor ki size karşınıza çıkan her insanda hala onu arıyorsunuz. Bugün Leman Sam'ın "Anladım ki hiç kimse sen değil!" şarkısını son bir kez dinleyin ve hayatınızda yeni bir sayfa açın. Hayatınızın başrolünde siz varsınız, yardımcı oyuncular sandığınız kadar da vazgeçilmez değiller.
Tesadüf?
abi sw plz
iyi geceler sevgili dostlar.
gölge gölge sen nerdesin? nerde bu gölge?
az önce dünyanın en tuhaf şeyi oldu. evet az sonra anlatacağım şeye dünyanın en tuhaf şeyi diyebilecek kadar sığ biriyim. neyse. taylor swift'ten you belong with me'yi dinliyordum ve polyvore.com'da geziniyordum. milletin yaptığı setlerin isimlerine göz gezdiriyordum ve tam "she'll never know your story like i do" dediği yerde okuduğum setin ismi she'll never know your story like i do'ydu. DINDINDINDIN. i smell telepathy.
mavi evdeki ayııı.
aslında yazacağım şey bu değildi ama bu çıktı. üzgünüm kurdî. taylor swift'le bu kadar oluyor.
gölge gölge sen nerdesin? nerde bu gölge?
az önce dünyanın en tuhaf şeyi oldu. evet az sonra anlatacağım şeye dünyanın en tuhaf şeyi diyebilecek kadar sığ biriyim. neyse. taylor swift'ten you belong with me'yi dinliyordum ve polyvore.com'da geziniyordum. milletin yaptığı setlerin isimlerine göz gezdiriyordum ve tam "she'll never know your story like i do" dediği yerde okuduğum setin ismi she'll never know your story like i do'ydu. DINDINDINDIN. i smell telepathy.
mavi evdeki ayııı.
aslında yazacağım şey bu değildi ama bu çıktı. üzgünüm kurdî. taylor swift'le bu kadar oluyor.
16.8.09
marslı dostlar
sinir oluyorum, biliyor musunuz?
çünkü sadece baktınız. asla görmediniz. sadece baktınız.
çünkü sadece baktınız. asla görmediniz. sadece baktınız.
zamanını çaldığım için özür dilerim!
girdilerim ciddi ve herkese bir anlam ifade eden şeyler mi olmalı?
yoksa sadece içimdeki ne ara bu kadar dolandığını bilmediğim yumağı çözmeye çalışırken ifade ettiklerim mi?
yoksa sadece içimdeki ne ara bu kadar dolandığını bilmediğim yumağı çözmeye çalışırken ifade ettiklerim mi?
barmağin batır aney...
hayat da bir kına gecesi değil midir zaten? kınalar yakılır ve gidilir...
nerene yaktığın önemli. * örselenmiş ruhların kraliçesi fındık kurdî'den; Sözler.
nerene yaktığın önemli. * örselenmiş ruhların kraliçesi fındık kurdî'den; Sözler.
ot versus gübre: the last stand
ot: müzik zevki, laf cambazlığı, boy, hayalperestlik.
gübre: dersler, asabiyet, parlayan kafa, teselli konusunda inanılmaz yeteneksizlik, güvenilmezlik, laf cambazlığı, üşengeçlik.
and oscar goes to... gübre!
her hakkı saklıdır. olası geyik muhabbetlerinde kullanılması durumunda yasal işlem başlatılacaktır.
gübre: dersler, asabiyet, parlayan kafa, teselli konusunda inanılmaz yeteneksizlik, güvenilmezlik, laf cambazlığı, üşengeçlik.
and oscar goes to... gübre!
her hakkı saklıdır. olası geyik muhabbetlerinde kullanılması durumunda yasal işlem başlatılacaktır.
15.8.09
Ç.M. strikes back
...ve Ç.M. (17) geri döner.
insanlara çok fazla yalan söylüyoruz ve yalanlar geri tepiyor değil mi? seni sürekli satan en yakın arkadaşına nedensizce sarılıp bırakmaman gibi, yalanlarına da sıkı sıkı sarılıp bırakmazsın ve uzayarak tatsızlaşan her ilişkide olabileceği gibi, yalanın seni yarı yolda bırakır.
bazen hiç başlamaması bir gün bitmesinden iyidir. peki bitenin ardından oynanan her zaman bitmeye mahkûm gergin uzatmalar mıdır? küstah zaman bunu da gösterecek.
insanlara çok fazla yalan söylüyoruz ve yalanlar geri tepiyor değil mi? seni sürekli satan en yakın arkadaşına nedensizce sarılıp bırakmaman gibi, yalanlarına da sıkı sıkı sarılıp bırakmazsın ve uzayarak tatsızlaşan her ilişkide olabileceği gibi, yalanın seni yarı yolda bırakır.
bazen hiç başlamaması bir gün bitmesinden iyidir. peki bitenin ardından oynanan her zaman bitmeye mahkûm gergin uzatmalar mıdır? küstah zaman bunu da gösterecek.
mecnun
kedimi bulan cennetten yer ayırtabilecek mertebelere gelsin.
kedimi bulanın parlament mavisi, zümrüt yeşili, anime pembesi, kahirenin mor gülü moru 2+4 ev sinema sistemi misali iç gözleri çıksın.
kedimi bulan nirvana'ya ulaşıp geriye kalan tüm hayatını ya da hayatlarını huzur dolu geçirsin.
bana kedimi bulun!
kedimi bulanın parlament mavisi, zümrüt yeşili, anime pembesi, kahirenin mor gülü moru 2+4 ev sinema sistemi misali iç gözleri çıksın.
kedimi bulan nirvana'ya ulaşıp geriye kalan tüm hayatını ya da hayatlarını huzur dolu geçirsin.
bana kedimi bulun!
scooter'lar, tatil, sonbahar
özlemek kelimesi sizce de çok komik değil mi?
öz: Bir kimsenin benliği, kendi manevi varlığı.
özlerken bile narsistiz.
öz: Bir kimsenin benliği, kendi manevi varlığı.
özlerken bile narsistiz.
iyi dilekler bölüm 1
Ç.M. parantez içinde on yedi parantezi kapat, nickimi görmene rağmen tek bir teselli sözü bile söylemiyorsan gerçekten siktir git.
reenkarnoway
nedensiz üzüntümden nefret ediyorum, çünkü eğer bir nedenim olsaydı, insanlar beni dinlemeye değer bulabilirdi.
nasıl bilirdik?
Bana baktığını hissedebiliyordum. Çıkmıştı, olması gereken -ya da olmaması gerektiğini düşündüğüm- yerden. Uzaklaştı benden; istediği an gidebileceğini alayla suratıma vuruyordu sanki. Sesini duyabiliyor, varlığını görebiliyordum. Çıktığında ne olacağı konusunda hiç düşünmemiş değildim, bazı savlarım bile vardı aslına bakılırsa. Bu ise hepsinden daha garipti. İnanamazlık hissini bir yana bırakırsak, büyük bir boşluk vardı içimde. Gidince, bedenden ayrılınca "hissetmeyeceğimi" düşünmüştüm hep. Oysa oradaydı, ah, tam tepemde, benimle dalga geçercesine... Boşluğun farkında olduğumu biliyordu.
Savlarımı tek tek gözden geçirdim. Ruhun çıktığında olanlar bu kadar basit değildi oysa. Oradan gittiğinde, arkasında bıraktığı "hissizlik hissi"ni iliklerine kadar algılayabiliyordun. Algılayabiliyordum. Hâlâ bir ruhun vardı; ama sana ait değildi adeta. Sana ait olan en önemli şeyi kaybettiğini, önce varlığını gösterip sonra hiçliğe karışarak hissettiriyordu. O an ağlamak istedim. Yapamadım. Yapamıyordum. Sanki bir "duygu tutulması" yaşıyordum. Hiçbir şey yapamamış olmuştum. Her şeyin anlamsız olduğunu anlıyordum gerçekten. Ruhum giderse ne yapacağımı düşünüp telâşlandım birden-en azından, telâşlanmaya çalıştım. Eskiden telâşın olduğu yerde hiçbir şey yoktu. Ruhun gitmesi böyle bir şeydi, hissetmen gerektiğini biliyordun; ancak hissedemiyordun. Acı verici olarak tanımlayacaktım neredeyse; ancak artık "acı" da yoktu. Beni, ben olduğuma inandırabilecek tek şeyi kaybetmek üzereydim.
Aklımdan şüphelendim. Her şeyin bir oyun olmasını diledim. Değildi oysa. Orada duruyor, beni gitmekle tehdit ediyordu sinsice ruhum ve ben hiçbir şey hissedemiyordum. Ona yalvarmak istedim; ancak yalvarmak için gerekli hislerden yoksundum. Bu bir duygu tutulmasıydı ve süreç, kendi döngüsüne göre işleyecekti.
Hareketsiz, ona baktım. Hareketsiz ve issiz. Elimden gelseydi, yalvararak bakardım. Elimden hiçbir şey gelmiyordu. Ruhum gidince, yaralarımın kabuk bağlayacağını düşünürdüm. Hayat denen bu "boşluk"ta düşüşümün en az yarayla tamamlanacağını, düşünce uyanacağımı düşünmüştüm. Şimdiyse, kanayan bir yaraya sahip olabilmek için, geriye kalan her şeyimi verebilirdim.
İsteğim gerçekleşti birden. Her şeyimi verdim; canımı, mantığımı. Orada, göğe yükselecek bir ruhtan yoksun, ölmüştüm.
hissetmemeye zorlanan sevgili dostlara.
Savlarımı tek tek gözden geçirdim. Ruhun çıktığında olanlar bu kadar basit değildi oysa. Oradan gittiğinde, arkasında bıraktığı "hissizlik hissi"ni iliklerine kadar algılayabiliyordun. Algılayabiliyordum. Hâlâ bir ruhun vardı; ama sana ait değildi adeta. Sana ait olan en önemli şeyi kaybettiğini, önce varlığını gösterip sonra hiçliğe karışarak hissettiriyordu. O an ağlamak istedim. Yapamadım. Yapamıyordum. Sanki bir "duygu tutulması" yaşıyordum. Hiçbir şey yapamamış olmuştum. Her şeyin anlamsız olduğunu anlıyordum gerçekten. Ruhum giderse ne yapacağımı düşünüp telâşlandım birden-en azından, telâşlanmaya çalıştım. Eskiden telâşın olduğu yerde hiçbir şey yoktu. Ruhun gitmesi böyle bir şeydi, hissetmen gerektiğini biliyordun; ancak hissedemiyordun. Acı verici olarak tanımlayacaktım neredeyse; ancak artık "acı" da yoktu. Beni, ben olduğuma inandırabilecek tek şeyi kaybetmek üzereydim.
Aklımdan şüphelendim. Her şeyin bir oyun olmasını diledim. Değildi oysa. Orada duruyor, beni gitmekle tehdit ediyordu sinsice ruhum ve ben hiçbir şey hissedemiyordum. Ona yalvarmak istedim; ancak yalvarmak için gerekli hislerden yoksundum. Bu bir duygu tutulmasıydı ve süreç, kendi döngüsüne göre işleyecekti.
Hareketsiz, ona baktım. Hareketsiz ve issiz. Elimden gelseydi, yalvararak bakardım. Elimden hiçbir şey gelmiyordu. Ruhum gidince, yaralarımın kabuk bağlayacağını düşünürdüm. Hayat denen bu "boşluk"ta düşüşümün en az yarayla tamamlanacağını, düşünce uyanacağımı düşünmüştüm. Şimdiyse, kanayan bir yaraya sahip olabilmek için, geriye kalan her şeyimi verebilirdim.
İsteğim gerçekleşti birden. Her şeyimi verdim; canımı, mantığımı. Orada, göğe yükselecek bir ruhtan yoksun, ölmüştüm.
hissetmemeye zorlanan sevgili dostlara.
küçük insanların extra large'ı
geriye bakıp üzüntülerinin ne kadar da küçük olduğunu görüp de yaşamadıkları üzüntüleri bile küçümseyen *yaşça* büyükler, yarınları düşünüp bugün de gülmeyi niyeyse bir türlü beceremezler.
neden herkes kendi dertlerinin daha büyük olduğunu düşünüyor? kedim kaçtı, belki ölmüştür ve daha kötüsü bunu ilk olarak öğrenmesi gereken insan bu akşam öğrenecek.
ve o insanla aynı odayı paylaşıyorum!
neden herkes kendi dertlerinin daha büyük olduğunu düşünüyor? kedim kaçtı, belki ölmüştür ve daha kötüsü bunu ilk olarak öğrenmesi gereken insan bu akşam öğrenecek.
ve o insanla aynı odayı paylaşıyorum!
Etiketler:
i see dead people,
in your dreams,
no
15.6.09
Aslında...

Hayalgücü kıtlığı yaşadığım şu zamanlarda blog ismi bulmak epey kastıracaktı doğrusu; bu yüzden kuzeyden gelen üşengeçlik dalgası benliğimi sarmadan önce dandinifistan bir şeylerle yetineyim dedim.
Aslında hepimiz birer uzaylıyız. Bu basit gerçeği anlamamakta ısrarcı olan snoblardan hiç hazzetmiyorum. Kanayan bir yaramdır uzaylı lafının birilerini hor görmek için kullanılması. Dünya'da yaşıyoruz diye bir havalılık var üzerimizde. "Dünya nerede bre dümbük?" diyesim geliyor lâkin heyhat, kimse dinlemiyor beni. Şimdi siz sanıyorsunuz ki bu blog bilim kurgu hastası bir geek'in "The Truth Is Out There" düşüncesinin misyonerliğini yapacağı bir yer olacak. Hayır efendim. Laçkalaşmış beynimin "Ehi yeni blog açtım hava da bugün çok güzel :) Hoşgeldimm :)" konulu bir yazı yazamamasından dolayı böyle salak bir yere saptım.
Yeni blogun girdisi kısa olur efendim, saygılar, sevgiler. Bir sonraki programımızda görüşmek üzere, esen kalın.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)